• Kürdüm Ben nokta Siz Kimsiniz ?

    Şilan Yaşar // Birinci paylaşım savaşından önce aynı topraklarda yaşayan, aynı ortak dili konuşan, aynı ortak gelecek kaygısı taşıyan insanlar kendi kendilerini yönetmek isteğiyle bir araya gelince ulusal bir kimlik oluşturdular.
    Bunların ulusal istemlerine paralel düşen emperyal güçlerle işbirliği yapıp ulusal devletlerini kurdular.
    Ulusal devletlerini oluşturduktan sonra aynı topraklarda yaşayan insanların ortak gelecek hedefleri onların kimliğini oluşturdu.
    Birinci paylaşım savaşında ortak bir gelecek düşünme yetisi gösteremeyen ve bölgedeki egemen islam kimliğini kabullenmiş Kürtler devlet olma trenini kaçırdılar.
    Birinci paylaşım savaşından sonra dünya aynı dünya değildi.
    Güçlüler (güçlü devletler) baskı altındaki ulusların, ulusal taleplerine bakmadan, hak hukuk tartışması yapmadan onlara sadece kendi doğrularını kabul ettirerek ezilenlerin haklı isyanını kendi emperyal planları içinde erittiler.
    Ezilen ulusların emperyal güçler nezdinde tek önemiemperyalistlerin planlarına verecekleri katkıyla sınırlıydı.

    Ulusların kendi kimlikleri yoktu.
    Onlara yeni kimlikler uluslar arası kavgalarda aldıkları role bahşediliyordu.
    Sosyalist, kapitalist, İslami kavgalara uyup destek arayan ezilen uluslar zaten oluşmamış olan ulusal kimlikleri erozyona uğrattılar.
    Ekmeğini tandırdan, modasını goggle’den sağlayan, hastalarını Şeyh’in dualarına bırakan, siyasal aklını yörede egemenden olan herhangi bir örgüte tapulayan savaşçılarının maaşlarını emperyal güçlerden veya bölgedeki egemen Kürt düşmanı devletten alan ve halkına özgürlük getireceğine -inanan-, hem muhalefetten hemde iktidardan nemalanan güzel kardeşim ! senin kimliğin Ne ?
    Senin ortak ruhun var mı ?

    Sakın Sakın !

    Kendi haline bakmadan -sıradan- Kürt bireyini hafife alma !
    Gününü hem Kürt siyasetinden hem devletlerden baskı görerek Kürtçe yaşayan ve hiç bir anlamda hiç bir şeye bağlı olmayan, mecbur olmayan Kürt bireyi senin geleceğindir.

    Asıl Kürt kimliği onlarda filizlenmektedir…

  • Ya tutarsa

    Şilan Yaşar /Akşehir gölünden yoğurt yiyen var mı?

    Erbil’de Kürt iradesinde çalınmış mayayı bozmaya çalışanlar, Kamışlo’da Kürt ve Araplardan ortak Kürt yoğurdu maya tutacak sanıyor!

    Birinci paylaşım savaşından önce bölge devletleri’ kendi egemenlikleri altındaki Kürtleri diğer egemen devletlere kaşı hep silah olarak kullandılar.
    Bölge devletleri barışı oldukları zamanlarda “Kendi” Kürtlerini katletmekte imtina etmediler.
    Birinci Paylaşım Savaşı sonrası bu gercekliği görmüş olan ve bunun her zaman kullanılabilir bir silah olduğunun farkında olan Dünya Devletleri paylaşımda Kürtleri yine paramparça ederek bu defa da kendileri Kürt silahının kabzasına yapıştılar.
    Ve Kürtler bugüne kadar bu gerçekliğin bir kader olduğuna inanarak, her baş kaldırılarında düşmanın bilincli olarak yarattığı bu parçalamışlık silahını sanki kendi silahlarıymış gibi kabullenmiş ve “düsmanı” yanıltabileceklerini sanmışlardır.
    Dün ve bugün Kürtleri bu caresizlik döngüsüne mahkum edenler bundan ne kadar yararlandıkları her siyasal gruptan Kürt iyi bilir ve bunu gayet güzelde dile getirir.
    Gel gör ki bu çaresizlik döngüsünü engellemeye yönelik ve değiştirmeye yönelik hiçbir fikirsel faaliyet üretememekte.
    1920’lerde Şeyh Mahmut’un bağımsızlık talebini 2000’lerde Bağımsızlık Referandumuna dönüştüren Sayın Mesud Barzani’nin çabaları dışında kimsenin; Dünya’nın bize kader diye kabul ettirdiği “Düşmanların kendi aralarındaki kavgadan belki kazanırız” paradigmasını değiştirmeye niyeti yok.
    Günümüzde neredeyse tüm Kürt savaşçıların maaş aldığı ve bu maaşların baskaları tarafından ödendiği bir Kürdistan da milli olmak ne kadar mümkün?
    Yirmi küsur yıldır hazır bir devlet gibi yaşayan Güney Kürdistan’ı devlet olmaya reva görmeyen Dünya devletleri, hiç hazır olmayan Rojava Kürdistan’ı devlet yapması mantıklı mı?
    Günümüz müstakbel Kürt Aydını Hoca Nasrettin gibi “Ya TUTARSA !” mantığını inatla sürdürmekte.

  • Seçim degil Kürtlerin kendilerini entegre etme çabası!

    Şilan Yaşar / Erdogan yine yol, elektrik cöp vs… sorunları vs… beka meselesi diyerek halkin dikkatini kendi yönetiminin handikaplarindan Türk milliyetciliginin sövenizminin güvenli limanina aktariyor.

    Kürtlerin durumu ise cevabını büyük bir ihtimalle kendilerininde bilmedigi bir bilmece.

    *Kürtlerin tek sorunu Apo”nun izolasyon sorunuymuş gibi, kampanlari buna dayandiriyorlar.

    * Kürdistan’ da kendi adlarina secime katilmalarina ragmen, olayi yerel yönetim perspektifinden cikarip Türkiye’nin cephelesme girdabina sokuyorlar.

    * Yine aday belirlerken bir cok yerde merkezi tain sistemiyle sanki Erdogan’a nisbet eder gibi kayimlar atiyorlar. * Yerel sorunları, yerel halklarla kaynasacaklarına, partinin egemenligini halka kabullendirme cabasi icindeler. Ne olursaa olsun parti (legal ve illegal olan ) yasası havasındalar.

    *Yerel adaylar da, yerlerini parti nezdinde güçlendirmek için kendi projelerini degil , partiyi öne cıkararak , partinin diktatöral anlayısına katkıda bulunuyorlar.

    *Hapsedilen yerel yöneticileri, sadece hükümete karsı bir demogojik olgu olarak kullanıyorlar. Gerçekte bu tutuklamalari protesto etmek icin, tutuklu belediye baskanlarını aday göstererek halkın secimini halkın iradesini öne cıkarmak gerekmez miydi?

    *En tehlikelisi ise Türkiye’de aday göstermedikleri yerlerde Millet ittifakina oyverme kararı bu: Türk devletiyle degil sadece AKP ile dertlerinin ilanidir. Cünkü Millet ittifaki adaylari ve ait olduklari partiler Türk devletinin Kürdistan’da payidar kalmasini isteyen kesimler, CHP, IYI PARTI veya Saadet Partisinin demokratik veya insani herhangi bir önerisinin ( hele hele Kürdistan söz konusu olunca ) oldugu söylenebilir mi?

    Bütün bunlar acaba HDP”nin Kürt genclerini Türk devletinin ”ilelebet Payidar kalmasi” amacina feda ederek, yeni ve gizli bir Türk-Kürt entegrasyon projesi mi var sorusunu akla getiriyor. Kürdistanlıların bu soruyu kendilerine sormaları gerekiyor.

  • Cehennem Kapısı Acem Diyarı

    Şilan Yaşar // Üç Kürt , Loghman Moradi, Zanjar Moradi ve Ramin Hossein Panahi bugün sabah 05:00 sularında idam edildiler.
    Güvenilir raporlara göre , İran’da bir yıl içerisinde onlarca Kürdün idam edildiğini: Eylül 2017 ile 1 Eylül 2018 tarihleri arasında, İran’da çeşitli suçlamalarla tutuklu bulunan 160 Kürt hakkındaki idam cezasının infaz edildiğini deklare etti. Rapora göre idam edilen Kürtlerin cogunluğu Urmiyeli, geriye kalanlar Doğu Kürdistan’ın diğer vilayetlerinden. Rapora göre idam infazlarından 8’i halka açık alanlarda gerçekleştirilirken diğerleri ise cehennemin ta kendisi olan hapishanelerde idam ediliyor. İdam edilenler genelde erkek, 1-2’sinin dışında .
    İdam mahkumlarını çoğu kez bölge halkı tepki göstermesin diye farklı cezaevlerine naklederek gizlice idam ediliyorlar.

    İran Zebanileri; insanlıktan uzak, intikam savaş, kin ve nefret için sürdürülen bir Zebaniler ülkesidir.
    Kürt ailelerinden urgan, kurşun ve imam masrafı alınması da başka bir cezalandırma yöntemi.

    Cehennem kapısı’ tabiri Ortadoğu’da sık kullanılan ve yapılmaması gereken, büyük vebali olan işleri tarif eden bir terimdir.
    Bu tabir İran Zebanilerini ifade etmeye yetmiyor… Cehennem’in ta kendisi aslında…
    Hani… Rakipler bir birlerini tehdit ederken, karşı tarafı büyük bir ‘günah’
    işlemek ve yaptığı kötülüklerin altında kalacağını ifade etmek için ‘cehennemin kapılarını açmakla’ itham eder ya!…
    Türkiye-Irak-Surıye’de habire ‘cehennem kapıları’ açıktır da, sonra tekrar İran’a açılır döngüsü… İmanıdır Acem’in takkiyeciliği! İflah olmayandan vicdanı… Çürümüş… Yaradan unutmuş almayı fani canını, kokuşmuş kara maskeli Zebanisi, İlmek ilmek boynumuza dolanan öfkesi…

    İki cihanda da yatacak yerleri yok!


    Vicdansızlık: Yerli ve Milli

    Şilan Yaşar // Geçen hafta Kürdistan’da yaşanan şiddetli depremin ardından sosyal medya da seviç çığlıkları yükseldi.

    -Bırakalım gebersinler !, bırakın tümden yok olsunlar !, bağımsızlık referandumunun günahı bu !- diyen imam !

    Gözü kandan başka bişey görmeyen, katil ruhlu ırkçı naralar atıldı.

    Şaşırmadım !… Kendi halkını diri diri yakan, sahte rakılarla zehirleyen, dolandıran, soyan, hortumlayan : Malatya, Sivas, Çorum, Maraş, Ankara, İstanbul Katliamları bu ülkenin imalatı.

    Kanla beslenen bir halkın Kürtlerin mağduriyetine gülmeleri çok normal diyeceğim çünkü:

    Vicdansızlık : Yerli ve Milli !

    Avukatların haksız şekilde tutuklanmasını meşrulaştırmaya çalışan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ! Bir baro başkanına yakışır mı ?. Benim şaşırdığım adamın abuk sabuk konuşması değil, asıl şaşırdığım mesele bu beyinsizi baro başkanı seçen avukatlar grubu.

    Gerçi “Hukuk Yapıcısı”, Mahmut Esat Bozkurt olan bir coğrafya dan, Metin Feyzioğlu gibileri yetişir” tabii. Babası da malumunuz!
    Zekanın kırıntısı olsa gam yemeyeceğim, çok mu aradılar demeyeceğim çünkü beyinsizlik; Yerli ve milli!

    Çok ciddi sağlık sorunları olan ve başkasından yardım almadan hareket edemeyen 82 yaşında bir insanı tutuklu yargılayan ve ellerini kelepçeleyen irade, normal bir milletin iradesi değildir! O irade Hukuk siyasetin Köpeğidir diyen Despotik Doğu Perinçek’ti. Ve mağduriyetlere yol açan hukuksuz yargı süreçleri için, büyük bir sevinçle,
    -Türk yargısı 50 yılın altın devrini yaşıyor- demişti. Bu neyin iradesidir, çok mu aradılar ? demeyeceğim çünkü Hukuksuzluk: Yerli ve Milli !.

    Perinçek, Dersim Katliamı’nı savundu, devletin katliamla bölgeyi feodal düzenden kurtardığını öne sürdü.
    Sivas Katliamı sanıklarının avukatlığını yapan İBB’nin atanan belediye başkanı AKP’li Mevlüt Uysal,
    “Orada can verenler de, orada hapis yatıp bedel ödeyenler de mağdur diye bakıyorum” diyerek Sivas’ta yakanlarla, yakılanları aynı kefeye koydu. Mevlüt Uysal İstanbul’u yönetecek!

    Haklı ! Başbakan bile olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın itirafı: Çok çocuk yapan Kürtlere ‘terörist’ denir…
    Allah insana akıl fikir versin ! histerileri tuttumu ne söyleyeceğini de bilmiyor. Şuursuz ! Sanırım bilinç altının dışa vurumudur. Yazıklar olsun bir halkı top yekün terörist ilan etti. Ve bu adam bir ülkenin üst düzey yöneticisi bu dünya siyaseti için büyük bir skandal. Abdullah Gül’de aynı ekolden değil miydi ?
    Hepsi ilerde bir makama otururum hesabıyla işler yapıyor.Ve de oluyor.Geçmisleri incelendiginde bu yatırım(!)larını görüyoruz.. çok mu gördük ? demeyeceğim:

    Çünkü Kürt Katillerin terfi etmesi: Yerli ve Milli !…

    Saddam Hüseyin’in Enfal soykırımlarından kaçan Kürtlerin başına Türkiye’de neler geldi! malumunuz.
    Detaylarına girip yaralarımızı tekrar deşmeyeceğim Ancak: Dönemin valisi olan Hayri Kozakçıoğlu (1), zehirlemler aç bırakması binlerçe çocuğun öldüğü bir yana gelen yardımları zimmetine geçirdiğini hatırlatmak istedim. Kürtlerden uzak belasını kendi dostlarından buldu.
    Merak etmesinler bu soysuzları iyi tanıyoruz, Öyle insani bir beklentimiz Yok. Hem ne zamandan beri direnen Kürtlerin despotlardan beklentisi olmuş ki ?

    Süleymaniye ve Kirmanşan Eyaletlerindeki depremin yıkıcı etkilerini azaltmanın, yaşanan acıları dindirmenin yolu güçlü ve etkili dayanışmadan geçer. Çok şükür halkımıza sahip çıkacak güçteyiz. Kimseye muhtaç etmeyeceğiz !

    Ezcümle, Kürt karşıtlığına dayanan referanslarla kurulan bir devlet er-geç yok olmaya mahkumdur.
    Kürtlerin acılarına gülenler,insanlık bilincinden yoksun zavallılardır, sevinç naraları atanların tedaviye muhtaç olduklarını demeyeceğim…

    Çünkü: Hasta Osmanlı; Yerli ve Milli !

    1)Hayri Kozakçıoğlu:Eski Olağanüstü Hal Bölge (OHAL) Valisi intihar ettiği söylendi. Kozakçıoğlu’nun ölümüyle ilgili soruşturmada takipsizlik kararı verildi. Kozakçıoğlu (75) Sarıyer’deki villasının yatak odasında 25 Mayıs sabahı ölü bulunmuştu. Polis, Kozakçıoğlu’nun, kendine ait toplu Smith Wesson tabancayla kalbine tek el ateş ederek intihar ettiğini açıklarken savcılık araştırma başlatmıştı.

  • Türk"ün Malazgirt Sendromu

    Şilan Yaşar // Şu Çirkinliğe bakın! diyorum kendi kendime… Kürt kanı dökerken, Kürtler üç-beş kefensiz toprağa gömülürken, Onlar kefen giyip Kürdistan’a kutlama için geliyorlar ve bunu da meziyet sayıyorlar.

    Öyle yüzsüzler ki: Kimin toprağı, kimin mülkü üzerinde otağ ve saray kurarak çörekleneceğinizi sanıyorsunuz? ( diyorum içimden).

    Evela, Bitlis’in Ahlat ilçesindeki kutlamanın ardından helikopterle Malazgirt’e gelen Erdoğan, burada protokol üyeleri tarafından
    karşılandı. Kefen giyenler, Türk bayrağı baskılı tişört giyenler, fes takanlar, kılıç kalkan kuşananlar, okçular vs.. aralarında çocukların da bulunduğu acaip kılıklı gruplar tam bir göz kirleten görüntü. Bu kirli tablonun tam ortasında Erdoğan sahnede beliridi. Dört parmağı havada: “Bizim için Malazgirt zaferi …Malazgirt Savaşı’nın 947. Yıl dönümü. İçerimizdeki bazı gafiller sanıyorlar ki mesele Erdoğan meselesidir. Hayır mesele Türkiye meselesidir, mesele İslam meselesidir. Sabah Ahlat’taydık. Tarihimizde çok önemli bir yeri olan bu güzel ilçemizde Selçuklu Mezarlığını ziyaret ettik. Ardından buradaki etkinlik alanını ziyaret ettik ve buraya geldik. On binler buraya kefenlerle geldik, Malazgirt Ovası’nı doldurdu. Şehitlerimizin kefen kokusu olduğu sürece, yer üstünde kefen giyenler her daim Muzaffer olacaktır ”…
    Birde utanmadan evlatlarını öldürttüğü Kürtlere din kardeşliği , birlik beraberlik dersleri veriyor.

    Hemen her gün Kürdistan’da aralıksız sürdürülen operasyonlarda evlatları öldürülüyor. Kürdün ölümü olağan : Terörist!. Sahip çıkan anne-baba’da öyle. Yüzsüzlük bu ya hiç bir şey olmamış gibi konuşmasına devam ediyor.

    -Temsili Kefen- giyerek Kürdistan’a gelmek te neyin nesi ?..
    Katilin kefen giydiği nerede görülmüş ?
    Bu yapılanın adı psikolojide var: Katillerin olay mahaline dönme isteği!.
    Fail olma gerçeğinden kaçma ve kendisini sadece mazlum gösterme algısı..
    Kan dökme talan ve yağma dışında tarihi olmayan ve tarih üzerine konuşmayı bilmeyen ecdatın torunu. Yalancının sadece ipi değil hafızası da kısa olurmuş.
    Kendi anlatıkları yalana sadece kendileri inanıyor. Esasında at sırtında Orta Asya’dan gelen çekik gözlü Oğuzların Kayı boyu ahalisiyle hiç bir zaman hiç bir topluluk anlaşamadı Gerçek tarihte yalan, asalak talancılık ecdat’tan miras. Kainat’ı keşfeden herkesin aslında Çin, Hint, Mezopotamya, Mısır, Hitit Elen, Roma medeniyetlerinin aslında Türk olduğunu yalanını yakın tarihlere kadar sürdürdüler.
    Malazgirt üzerinden inşa etmek istedikleri Türk İslâm davası bilinen bilgi ve belgelerine göre kof çıkan bir proje çünkü kimse yemedi.
    Talan için gelen bu barbar kavim yerli ve müslüman kavimlerin kendilerine açılan dostane konukseverliğini suistimal etmişlerdi. Kendilerine açılan bu dost kucağında düşmanlık ve zulüm ürettiler.
    Erdoğan’ın bu Malazgirt gösterisi de bu yüzden. İzlemeye devam ediyorum.
    Bunu unutursa ne öncesi ne sonrası kalırmış. Malazgirt’le yatıp kalkıyor- “Malazgirt ruhuyla yürüyeceği’ Malazgirt’te bir millet olduğumuzu tüm dünyaya ilan ettik” gibi sözlerin de gerçeklikle bir ilgisi
    yok. O tarihte “millet” olduğunu düşünen kimse yoktu’- Üstelik rüşvet ve sahtekarliktan tüm dünya rezil olduğunu söylemiyor-
    Peki bu barbar guruh geldiği dönem Anadolu’da Türk olmayan kaç milyon kişi yaşıyordu? Konuşmaya hararetle devam ediyor:
    Malazgirt’te “bin yıldır buralarda tutunmaya çalışıyoruz diyor”. Bu cümle ve hemen akabinde “Anadolu bir benttir ve bu bent yıkılırsa ne Orta Doğu ne Orta Asya ne Balkanlar kalır” diyerek noktaladı, sözlerine dikkat ettim.
    Aslında bu bir itiraftı ve bu itirafın ne derin korkular ne endişeler taşıdığını en iyi kendisi biliyor. Niyetinin “uyarı” olduğu ve hedefinin “savaş”olduğu mesajı veriyor.
    Çünkü, yaptığı şey , talancı zihniyetin ta kendisi. Bunun farkında olduğu için kefenler giyip gösteri yaptırıyor.
    Nafile, kefen yetmez tabuta da girseniz geldiğiniz cehenneme kös kös döneceksiniz! Kürtlerin kardeşe degil, Kürtleri ümmete götürecek değil; Kürtleri sizin zulmünüzden kurtaracak bir devlete ihtiyacı var.

    Bundan böyle Kürtlerden size zerre iyilik işlemez!.
    Sizlerin Kürtlerden nefret ettiğinin belki on katı ”Kürt kini, kürt inadı”yle sizlerden nefret ediyor.
    Kürtler, bu defa kendi çıkarlarının savunucusu olacak; kim/kimler destek sunuyorsa onlarla dost ve kardeş olarak hareket edecekler.
    Gidin halife ve uyduruk kahramanlar türetin yada gönlünüzce ayet indirin ama duygu sömürüsü yapmayın. Yemezler!


    Insan ağaca benzer.ne kadar yüksege ve aydınlığa çıkmak isterse,o kadar kök salar yere, asagilara,karanliga, derinlere kötülüge.
    Friedrich Nietzsche

    Benim dağlarım... Her gittiğimde rahmetli Dede'mi yaşıyorum. Ruhuna değsin... Nurlar içinde uyu..
    Ailemin hediyesi Öyle güzel bir gece oldu ki, doğduguma mi sevineyim, yaslandigima mi dertleneyim bilemedim ?? Karmakarisik duygular içindeyim
    Dogmak; anadan kopmak ve ona kavusmak arasi kararsiz bir karmasa...Dogarken aglamamisim ben... Gülmemisim de... Olayi kavrayamamanin saskinligina kapilmisim belli ki... Ölü sanmislar beni. Dogum ile ölüm arasi o incecik çizgide, incecik bir ses ile tutunmusum hayata yeniden... Ne güzel yapmisim. Hatta öyle saglam tutunmusum ki; gelmii baya bir olmusum... Fakat, sairin dedigi gibi hissetmiyorum, yolun başındayim sanki ömrümün... Yaralar iyilesmiş... Acılar sinmiş... Ağrılar dinmiş... Herkes gitmiş,
    Onlar büyümüş... Yüzüme, bitmeyen bir umut bir tebessüm getirmis gelirken, en güzel yerindeyim ömrümün torun torba yolda... Gidenlere rahmetle
    bir kere daha iyiki hayatımda vardılar bin tesekkür, dostlara selâm, gelene ömrümün kalanı feda olsun !..

  • Ah ! Varsa Dünyada...

    Şilan Yaşar //  Tanklar Almanya’dan Füzeler, ABD’den' İzin Rusya’dan, Almanya: Endişeliyiz

    ABD: Kaygılıyız, Rusya: İtidal çağrısı yapıyoruz !, ABD; Afrin'le bir alakamız yok !.

    Dünya’da Ah! varsa eğer Kürtlerin ahıdır.  Kıyamete kadar, elleri yakanızda, veballeri boynunuzda olacak !
    Sakın ola ! Bitti gitti sanmayın!

    Ey! insan postuna bürünmüş çöl bedevisi,
    Ey !  "kurttan-itten" türeyen Moğol Şaman’ı
    Ey muhayyilesi bozuk, amelleri kanlı: Bizans, Emevi, Safavi ve  Osmanlı artığı !...
    Kan ve zulümle abdest alıp tekbirler eşliğinde Kürtleri katleden caniler!

    Bilesiniz ki, yer-gök artık sessiz değil, yüzlerce sır taşıyor mazlumun öfke dolu belleği..
    Bitti gitti sanmayın! Mazlumun ahı er-geç deler geçer, içlerinde biriken öfke, yüreklerinden taşan beddualarla...
    Gerisini mazlumun ahını alanlar düşünsün!
    Kürtlerin kaygılı sessizliğini zulme onay sanılmasın...
    Yaptıklarınız yanınızda kar olarak kalmayacak !.
    Elinize bulaşan Kürt kanı ve günahları temizleyemezsiniz !.
    Hakkını ve ömrünü çalanlara, Kürtlerin hakkı helal olmayacak !

    Yaşamaya herkesten fazla hakları olan, insanlık sevgisi herkesten fazla olan Kürtler sizlerden alacaklı!... Hem dünyevi hemde ruhani ömrünü...

    Kürd'ü bu duruma düşürenler Kürtlerden uzakta er-geç belanızı bulacaksınız.
    Dua edin ! de hesap günü hukuka ihtiyaç duyduğunuzda, bugün ahını aldıklarınız, sizler kadar gaddarlaşmasın !.

    Çünkü, Kürtler yüzde bir milyon haklı!.

    Hani tüm evren çiçeği böceğiyle bir uyum içinde, bir ruh içinde anlam kazanır ya, her şey!...
    Yaşama bağlı saf kökleriyle, İşte bu imgedir Kürtler.
    Kürtler, ne kimseye saldırdı, ne kimseyi yaktı ne de kestiler ne de kimsenin inancını sorguladılar.
    Ne din iman deyip camilerde kanı kutsayan fetvalar verdiler, ne de Ümmet-Muhammet deyip ümmeti gömdüler.
    Ne de halkların kardeşliği deyip halklara kalleşlik ettiler.

    Sela üstüne sela okunuyor şer odaklarında, günahlarına günah ekleyerek, Sakallı sapkınlar !...
    Kürdistan’ın her karışı sayelerinde bir bütün olarak artık büyük bir mezarlık.

    Sırf bu yüzden, şayet bir gün gaflete düşerde sevgi ile bakarsam bu mahlukatlara....

    Ahdım olsun !   yüreğimi söküp atacağım,
    selam verirsem,  ellerimi kesip atacağım,

    zerre empati düşerse zihnime... zihnimi paramparça edeceğim !...

    Yaz bir kenara :   akraba dağlarım,  ala rengin !


    Ey kanlı Dünya!  Son nefesimi verene dek seni asla affetmeyeceğim, Ta ki bu cinnet yerle yeksan olana dek!


    Dünya’da Ah! varsa eğer Kürtlerin ahıdır....  kıyamete kadar, elleri yakanızda, veballeri boynunuzda olacak!

    Bitti gitti sanmayın! Mazlumun ahı er-geç deler geçer, içlerinde biriken öfke, yüreklerinden taşan beddualarla...

    Gerisini  mazlumun ahını alanlar düşünsün!
    Yaptıklarınız yanınızda kar olarak kalmayacak !.

    Elinize, yüreğinize bulaşan günahkar kanı  ne zemzem suyu ne de  kirli ayetleriniz temizleyebilecek !.

  • Referandum

    Şilan Yaşar // Kürtler Bağımsızlık Dedi
    136 uluslararasi gözlemci ve 142 medya kuruluşunun bulunduğu, Güney Kürdistan Bağımsızlık Referandumu yapıldı. Yurtdışından 50 bin küsür Kürdün destek olarak halihazırda bulunduğu referandum şenlikler eşiliğinde sonuçlandı.

    Beklenin çok üstüne bir katılımının sağlandığı bağımsızlık referandumunda kayıtlı seçmenlerin yüzde 80’i sandık başına giderek oy kullandı. Bağımsızlık için oy verenlerin oranı yüzde 97 oldu. Hayır oyu verenlerin oy oranı ise yüzde 3’te kaldı.

    An itibariyle sandık sayımlarında son durum :

    Hewlêr: %86
    Şengal: %92 (Êzidxane)
    Şeyhan – Şêxan: %90 (Ezidxane)
    Mergesor: %98 (Barzan)
    Duhok: %90
    Kerkûk: 78.77
    Zaxo: %94
    Ninova – Musul Ovası: %80
    Xaneqîn: %92
    Akre: %94
    Soran: %86
    Maxmur: %87.3
    Tuzxurmatu: %67
    Gelale: %87.5
    Karatepe: %62.5
    Simel: %92
    Berdereş: %92
    Cebare: %62.5
    Rewanduz: %90
    Çoman %91
    Süleymaniye %72 Evet

    Referandum Resmi Sonucu açıklandı; 2017-09-27 saat 18:30

    Geçerli oy sayısı: 3 milyon 85 bin 935
    Evet = % 92.73 — Hayır = % 07.27

    Birleşmiş Milletler üst düzey yetkilisi Alfred de Zayas’ın yakından takip ettiği referandumla ilgili sözleri;

    ”Halkların Kendi kaderini tayin etmesinin bir insanlık onurunun ifadesidir.Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkını kim rededebilir? Kendi kaderini tayin etme demokrasi demektir.Demokrasi de kendi kaderini tayin etme de demokrasi demektir”

    Bağımsızlık takvimi kesin olarak bilinmezse de, bu devlet kuruldu artık… İlanı her zaman yapılabilir.

    Hepimize kutlu olsun ve hepimize kolay gelsin.

    Bijî azadiya û serxabûna Kurdistan !

  • Birleşmiş Milletler ve Takiye

    Şilan Yaşar // Bir hayat nerede başlar, nasıl yaşanır ve nasıl biter ? Hele ki, o hayat Kürdlerin olmaya görsün savrulmamak işten bile değildir..bu savrukluğun içinde debelenmeye çalışan omuzundaki yükle, yorgun düşen kan revan olmuş bedenleri…

    Durmaksızın zulmün, vahşetin sonu gelmiyor ! tarihin karanlık koridorlarına geri dönülüyor. Kürtlerin ulusal sorunları sürüncemede bırakılıyor, çünkü bağımsız bir Kürdistan işlerine gelmiyor.

    Artık bezdik!, yorulduk dünyanın ihanetinden, takkiyeciliğinden riyakarlığından…
    Hepsini anladık da… Takiyecilik nereden aklına geldi diye soracaksınız.
    Onu da anlatayım.

    Hani: Osmanlı oyunu, Bizans oyunu gibi entrikalı imparatorluklar oyunu falan derken asıl gözardı edilen -Takiye öğretisi- es geçiliyor.
    Esasen Dünya aynı zamanda bu çok entrikalı mirası devraldı. İslam Takiyeciliği !…
    Rahmetli Makyavel’in olgusu, Makyavel’i sadece beş yüz küsur yıl zihinlerde tuttu. takiyeciliğin yanında esamesi bile okunmazdı. -Amaca ulaşmak için her araç meşrudur-, islam’a göre de her yol mübahtır”.
    Takkiyeciliğin tarihi çok daha eskilere dayanıyor. Takiye öğretisi, yaklaşık 1500 yıldır hayata geçiriliyor. Bu öğretiyi hayata geçirmek için çok yetenekli ve zeki olmak gerekmiyordu. Kurnaz ve kalleş olmak yeterliydi.(Takiye:özellikle Şii Müslümanlarca benimsenen ilke. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde çok açık ifadelerle izin verilen takiye bütün mezhepler tarafından helal kabul ediliyor).

    İslam alemi tüm dünyaya yaydıkları işte bu öğretinin mirascısıdır esasen! O nedenle, Kürtlerin uluslarası verdiği savaş tam bir asırdır, tek bir kazanımı olmamak, tarihin olağan akışına ters bir durum ama mevzubahis Kürtler olunca tarih tersinden akıyor.
    Kürdistan yeraltı ve yerüstü zenginliğiyken, uçsuz bucaksız yoksul, yoksun bir hayata nasıl geleceği düşer insanın ? Neden her defasında Kürtler, köle olarak başa dönüşe zorlanırdı.

    Yine nasıl başa döndüğümüzü sizlere hatırlatacağım! Hatırladıkça, yazdıkça derinleşiyor acılarım , ince sızılarla… Daha bir öfkeyle gün yüzüne çıkıyor katliamlardan sürgünlerden geriye kalan hayatlar…

    Kürdistan petrolü, Türkiye vasıtasıyla dünya piyasalarına sunulması başta ABD olmak üzere bütün batılıları kızdırdı.
    Çünkü ilk defa Kürdler, petrol satışından sonra ilk kez siyasi ve askeri açıdan güçlendi. Güçlendikçe dostları da artar gibi oldu. Kürtlere kapısı açmayan, dünyada Kürt yoktur diyen ülkeler Kürtleri kırmızı halılarla, Kürt bayrağıyla karşılar olmuştu. Tam da bu nedenle IŞİD Kürtlerin Dünyayla açık ilişkisinin hazmedilmeyişinin sonucu arenaya çıkarıldı. Görünürde, dünyanın bir çok yerinde sivillere karşı , patlamalar yaşanıyordu. İlk kez tüm Dünya-Kürtlerin acısını başlarına gelince hissettiler.

    IŞİD’i harekete geçiren akıl Kürtlere kızıp Dünya’yı yakmak istemesinin gerçek sebebi budur..
    Kürdistan’da kaotik bir ortam yarattı, sonra tüm dünya karıştı.
    İŞİD, 2014 Haziran’ında, Musul’u işgal ederek ve Irak-Şam İslam Devleti’ni kurarak savaş başlattı.
    Bu savaşın çok önemli bir amacı, engelleyemedikleri Kürdlerin petrol satışını bu şekilde engellemekti. Çünkü onlar biliyor ki Kürt petrolünün dünyaya açılışıyla ardından gelecek olan referandum ve sonrası bağımsızlık kaçınılmaz olacaktı.
    Yakın tarihimzde, BM denen kriminal teşkilat Kürt soykırımlarıyla ilgili en detaylı istihbarat bilgilerine sahiptir, ancak tek kelime etmiyor. Öyle ki, defalarca kullanılan kimyasal gazın ne miktarda öldürebileceğini birbirleriyle danışıklı tartışıp, hangi gazın kullanılması gerektiği bile konuşulmuştu.
    Saddam kitle imha silahlarını Kürtlere karşı kullandığında müdahale etmeyen BM ikiz kulelerden sonra 20 Mart 2003’te ABD önderliğindeki çokuluslu koalisyon güçleri bu gerekçesiyle, Irak’ı işgal etmek için tarihin en kapsamlı askeri harekatlarından birini gerçekleştirdi. Kürtleri sevdiklerinden dolayı değildi yapılan hiç bir müdahale.
    Aynı güçler bağımsızlık referandumunu erteleyin diyordu. Çünkü proğramlarında Kürtlerin bağımsızlığını kapsayan herhangi bir madde yoktu. Aksine bu defa Kürtlere engel olmak için biraraya gelmişlerdi.

    Kürtlere tarihsel haksızlık yapıldığını, devletler tarafından suistimal edildiklerini vurgulama ve hesaplaşma zamanı gelmişti belkide. Kürtlerin tarihi vilayeti Musul’u alarak tümden dünyanın gündemine oturtulacaklardı. Gerçeği kamufle etmek için Dünya’nın bir çok yerinde sivillere karşı, katliamlar bile yapıldı. Gerilim, korku, ve dehşet verici bir güç olarak vizyona girdi. Ayak bastıkları yeri, cehenneme çeviren, mağara kılıklı gözü dönmüş katil sürüsü. Kürtler Moğollar’dan sonra böyle zalim, böyle tahribat görmedi.
    Nihayetinde IŞİD ile mücadele olarak başlatılsa da, aslında bu Kürtleri korkutmak ve dizginlemek amacıyla Kürdistan’da kurulan bir koaliasyon üsleri oldu. Bu üslerde çok özel toplantılar yaptılar. Buna gören Washington aynı programı yapıp davette bulundu…
    Çin’i durdurmak, İpek Yolu’nu kontrol altına almak ve en önemlisi de Kürt petrolünü…
    Bölgenin her zerresi rantlara göre bölünmüş, çok daha küçük merkezler odaklı iç savaşların kaosu, seçkin devletlerin bataklığı haline getirilmişken…
    Kurgulanan senaryoda danışıklı olarak Kürtlere biçtikleri görev; petrol satışından ve haklı ulusal taleplerinden vazgeçirmek kof yığınlar haline getirmekti.
    Şöyle ki; Kürtler millet olmaktan çıkarılıp bir savaş malzemesine dönüştürülmek istendi.
    Oysa ki, Irak ve Suriye gibi yapay devletler üçe bölünmüş durumdaydı. Bir tarafta şiiler, bir tarafta Kürdler ve bir tarafta sünniler. Herbirine farklı öneriler sundular.
    Dünya meselesi! Bakıldığında İngiltere, İslam ülkeleri ve IŞİD arasında çok iyi ilişkiler artık gizlenemez oldu!
    Bu üçgeni kırmak isteyen de Amerika. Trump’ın bölgeye gezisinden sonra yeni dengeler kuruldu.
    Kürtlerin beklenmeyen refarundumu engellenemeyince, masa başında eski kartlar dağıtılmaya başlandı.
    Nabzının durduğu rejimlere kalp masajı yapılarak diriltildi.Savaş suçlusu Ruhani, Erdoğan, Esad’ın dosyalarını bir an önce kapatma telaşı acı tecrübelerle yaşanıyor.
    Ancak, herşeye rağmen her tehdide rağmen, Kürtler bu defa tecrübelerine dayanarak kendi özgüçleri ve öziradeleriyle hareket ettiler;
    Bir dizi ülke : “Kürdler devlet ilan ederse savaş başlar” diyordu. Açıkça Kürtler tehdit ediliyordu.
    Bu defa referandum adıyla başlatılan savaş, Kürdler devlet ilan ettikleri için değil, Kürdlerin devlet ilan etmesini engellemek için başlatılıyordu.
    Oysa ki; Kürtler biliyor ki; savaş kaçınılmazdı, bağımsızlığı ertelemek sömürgecilerin işine yarıyordu.
    BM gözlemcileri 2017’de Suriye’de beş kez kimyasal kullanıldığının tespit edildiğini belirten bir rapor sunulmasına rağmen!.
    Aynı şekilde savaş suçlusu Abadi kahramanlaştırılarak, Kürtlere destek vereceğini duyuran Suudi Kralı’yla barıştırılıyor, sırtı sıvazlanıyor. Kürt petrolü yine IŞİD öncesi gibi
    petrol gelirlerinin %65’ine savaş tazminatı olarak alacak, Libya’da Fransa aynı gerekçeyle petrol gelirlerinin %35’ine el koymuş. Tabi ayrıca trilyon dolara varan, ABD, Avrupa ve diğerlerinin Irak, Libya, Suriye ve diğer Arap ülkelerinin dışarıdaki yatırımlarına ve banka hesap ve borsalardaki hisselerine el koyuyor.
    Tam da bu nedenle bu günlerde Kürtlerin felaketine sebep olacak yeni anlaşmalar yapılıyor.
    Çok açık olan şu ki, bu devletlerin yaşadığı “çıkarcılık” sınır tanımıyor, yapılan onca tahribata yenileri eklenip sonrada yapılmamış sayılıyordu. Gerçekler ortaya çıkınca, halka söylenen yalanlarla örtbas ediliyor, gerçekler sürekli inkar ediliyor. Dosyalar zamansız kapatılıyor.
    Yıl 2017’nin son ayları;Bir peşmerge komutanı ağlayarak diyor ki: ”Referandumun ardından yeni bir Enfal Operasyonu yaşandı !”, varın gerisini sizler bilincinizde zuhur ettirin!..
    Zamanı geldiğinde tüm yaşanan vahşet detaylarıyla günyüzüne çıkarılacaktır elbet!..

    Bugün elle ve akilen tutunabileceğimiz tek ulusal güç Sn. Mesud Barzani’dir.
    Barzani bu nesilden umudu kestiğini defalarca tekrarlamıştı: Üç nesil sonrası için umut yeşertmeye çalışıyordu. Kendisini de katarak diyordu ki;Partiler, liderler, ideolojiler geçici; partilerin, ideolojilerin değil, toprak temelli Kürdistan davası sizlerin amacı olmalı”, diyordu.
    Sn. Barzani bugün yaşanılacak ulusal kaygıların farkındaydı, o nedenle üç nesil sonrasına yatırım yapıyor, tüm tehditlere rağmen ayakta kalmaya çalışıyor.

    Varsın olacak olan olsun ! Değilmi ki Kürtler genellikle yanlızlık ve yokluk içinde yaşadılar.
    Öyleyse köle olarak yaşamaktansa özgür olarak ölmelidirler.
    Ki…aydınlık ve güzel günleri görmemiz ve güzel günlerin doğması için…
    Böyle yapmazsak, karanlıklar, isim renk, ideoloji ve ulus değiştirerek devam eder !

  • AY-DIN

    Şilan Yaşar // Bir çiftçinin iyi ürün yetiştirebilmesi için: Uygun arazi, uygun tohum, bilgi ve beceriye gereksinimi vardır.

    Aydın olmak herhangi bir meslekte olduğu gibi etiket takmakla olmaz. Siz kendinizi ne olarak adlandırırsanız adlandırın, toplum içinde ki davranış biçimleriniz başkalarının sizi onaylayıp kabul etmesini gerektirir. Aydınların içinde yetiştikleri bir gelenek bir tarih şarttır. Eğer Türkiye toplumunu değerlendirirsek aydınların yetişmesi için ne uygun toprak ne geçmişten süzülüp gelen tohum ne de ellerinde büyüttükleri tecrübeli insanlar var.

    Ortadoğu’da Osmanlının hilafeti ele geçirmesinden sonra var olan bilim, edebiyat ve felsefe alanında otorite olmuş insanların bu dönemden sonra yetişmediğini görürüz. Örnek olarak: İbni Haldun, Piri Reis vs..

    Osmanlı’nın halifeliği devralmasından sonra hayatın her alanını kontrol eden iktidar hiç bir biçimde devlet çıkarlarına uygun olmayan hiç bir şeye müsade etmemiştir. Osmanlıda yapılan her <<reform>> ordunun ayaklanmasıyla olmuştur. Yani devletin en otoriter kurumu devleti kabuk değiştirmeye zorlamıştır. Böylesi bir ortamda aydınların fonksiyenel olması daha doğrusu birilerinin aydınlanması mümkün değildir. Osmanlı döneminin en <<aydınları>> devletin bursu ile okutulan ve çoğu asker olan -Jön Türkler-dir. Devlete ve yerleşik düzene yüzde yüz güveni olan bu insanların tek derdi -Sultan-dır. Eğer devlete, onun kurumlarına , onun yönetme yönlendirme ideolojisine karşı değilseniz ve dahası islamiyet gibi bir dinin gönüllü havarileri ve de ordu mensubu iseniz toplumun vicdanını tutan aydın olmanız mümkün mü???

    Osmanlı da var olan bu gelenek yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde de aynı biçimde devam etmiştir.

    Daha kötüsü yapılan harf devrimiyle toplumun çoğunluğunu var olan, kısıtlı da olsa var olan bilgi birikimine erişmesi engellenmiştir.

    Geçmişe küfür yeni devletin ulusal, dinsel ve geleneksel kıyımlarına alkış tutmak yaratılan yeni tarih tezine alkış tutmak değişmez lider Mustafa Kemal’e kayıtsız şartsız itaat aydın olmanın ölçüsü sayılmış.

    İlerleyen yıllarda sol ideoloji ile tanışınca Türkiyeli okur yazarların çoğu katıksız milliyetçi olan Türk milliyetçisidir.

    Çevirmenler tarafından tercihen çevrilen ve genellikle Rus milliyetçiliğinin bir versiyonu olan sosyalizmi kemalizmle sulandırarak aydınlık iddasında bulunmuşlardır. Bunlar kemalizmin Kürdistanda ki katliamlarına onay veren kemalizm dışı, her türlü toplumsal düşünce biçimine düşmanlık eden ve devletin bunlara yaptığı her zulme onay veren ve ordunun her cuntasını ilerici gören bir avuç zavallı!

    1980 cunta mahkemelerinde hala Türk ordusunun 1960 anayasasını savunan, bu çirkin anlamsız düşüncelerini Kürt okur yazarlarına da bulaştıran sizler aydın mısınız???

  • Kürtler ve -40 Haramiler- I

    13 Temmuz 1989’da Viyana’da bütün dünyanın gözleri önünde katledilişinin üzerinden tam tamına 28 yıl geçti… Dr. Kasimlo; alim, akademisyen, çok dilli, entelektüel, bilim insanı çağdaş bir yazar, Peşmerge Komutanı ve Dünya’da ender rastlanan bir liderdi. O sadece Kürdistan’da değil, tüm dünyada bilindik, Doğu ve Batı Avrupa başkentlerin de tanındık bir simaydı.

    Ancak zaman, devleti olmayan Kürtler için en tehlikeli zamandı. -Kırk Harami-ler masaldan çıkıp Kırk devlette ruh bulmuş gibiydi. Neredeyse Kürtler için her an işlenen bir katliam, her an işlenen ya da işlenecek cinayet birimi haline gelmişti. Her gün her akşam Kürtler öldürülüyordu. Dr. Kasımlo bu durumu şu cümleyle özetliyordu -Kürdistan’ın dışarıya açılan -bir kapısının- olmadığını göremiyorlar-, diyordu. Gerçek! gerçekten de, dışarıya açılan bir tane bile kapısı yoktu. Ancak Harami Devlet’lerin hali hazırda girdiği, girebileceği binlerce kapısı vardı. Her yıl düşmanı artan, tekrar tekrar işgal edilen bir ülkeydi Kürdistan. Yine Kasımlo’nun dediği: – Kürd’e, Bin dost az bir düşman fazlaydı-. ibaresinden dolayı düşmanın her barış görüşmesinide umutlanıp görüşme isteğini onaylıyorlardı… Bir taraftan, dil, din, ekonomik sorunlar yaşarken, diğer taraftan da özgürleşmek için çaba sarf etmeleri gerekiyordu. Aksi takdirde sürekli isim değiştiren fanatik cihatçı türüyordu.. Kürtlere sağlam bir dayanak lazımdı…

    Henüz Saddam’ın seri enfallerinin travmasını atlatamayan Kürtler, sürdürülen imha politikalarını boyutunu hesaplıyamıyordu. Çünkü, Kimse Kürd’e dost değildi; düşmanları ise çok fazlaydı. Kimsenin işine karışmasalar bile bu böyleydi. Tüm Dünyanın birlik olup yok edemediği Kürtler kendi ülkelerinde kimlik sahibi olabilmek, kendi dilini konuşabilmek için ölesiye direniyordu. Bu direniş arenasında, insanlıktan umudunu kesmeyen, uzun bir mücadele tarihine sahip KDP-İ’nin genel sekreteri Dr. Qasımlo, İran’ın görüşme talebini kabul etti. Oysa ki, Humeyni Kürtlere ihanet etmiş, sağken verdiği sözleri tutmamış, kendi sinsice yürüttüğü; imparatorluk rüyasını gerçekleştirmişti. Fars milliyetçiliğini, Şiilik senteziyle, kendi ucube kitaplarıyla usulüne uydurmuş, onbinlerce Kürdün kanına girmişti.



    Humeyni “demokrasi” ve “otonomi” kavramlarının dışarıdan geldiğini, sorunun “İslam kardeşiliği” ile çözüleceğini söyler. İslam kardeşliğinin ne mene bir şey olduğunu iyi bilen Dr. Kasımlo itiraz eder. Humeyni müzakere için çağırdığı gün Dr.Kasımloyu -Allah’ın bir numaralı düşmanı- olarak ilan etti. İran Devrimi öncesi görüşmede gösterdiği nezaketi işi bitince Şeyh İzzeddini de tehdit ederer makamında. Bir yandan Kürt lideriyle müzakereye karar verirken, diğer yandan da Kürtleri ve Kürd liderlerini ortadan kaldırmak için fetvalar veriyordu.. Bu süregelen fetvalar tamamen Kürtlerin imhası demekti.. Tehlike büyüktü, Kürtler dünyanın neresine giderse gitsinler, Humeyni ölse bile fetva sahibi olduğu için fetvaları güncelliğini koruyacaktı. İran’nın katliam için 13 Temmuz’u seçmesi tesadüfi değildi. Müzakere gününde unutulan bir ayrıntı vardı. O gün Humeyni’nin ölümünün 40. günüydü (İslam’da, kırkını çıkarmanın 40. gününde amacı mevlit okutmak, ölülerin ruhlarını yad etmek onları kabir azabından kurtarabilmek onlara karşı görevlerini yerine getirmekle sorumluydular).
    Ancak Dr. Kasımlo Paris’i önerdi. Ayetullah türlerinin içinde Humeyni’nin ardılı, yancısı, en tehlikelisi, lakabı -Köpekbalığı- olan Rafsancani “Ya Viyana, ya da Berlin. Paris asla olmaz” baskısı yapınca Dr. Kasımlo Paris’ten Viyana-Schwechat havaalanına indi. Viyana Adli Tıp’ın raporuna göre iki silahtan çıkan kurşun sonucu: Dr. Kasımlo alnından, şakağından ve boynundan, Resul kafasından ve boynundan, Abdullah Kadir Azeri ise adeta kurşun yağmuruna tutulmuştu, 8 kurşun vucudunda, 5 kurşun da vücudunu sıyırmıştı. Olay yerinde tutulan rapora göre “Ölüm komandoları aldıkları ‘sipariş’i yerine getirmekten emin olmak istercesine namlularındaki bütün kurşunlar boşaltmıştı. Görgü tanıkları, toplanan bütün deliller, izlenen bütün işaretler, pasaportlar İran’ı gösteriyordu.
    Viyana güvenlik birimlerinden Baş Katil’in saat 19 uçağıyla Tahran uçağına bindirildiği haberi basına düştü. Ayrıca, cinayetin işlendiği günün gecesi polis çöpte cinayet silahı ve bir motosiklete ait evrakları buldu, 19 Temmuz günü ise polise ifade veren bir görgü tanığı o akşam o caddede geçtiği sırada motosikletli üç kişi gördüğünü söylediler, bizzat katillerin eşkalini verdi.

    Köşeye sıkışan Viyana, Viyana-Tahran hattında, ilişkileri kopmaya noktasına getirecek uluslararası bir kriz varmış gibi gösterdi. Aynı gün yayımlanan Die Presse gazetesinin manşetinde de Dışişleri Bakanı Alois Mock: “Schweinerei”, Alçakça, ya da tam tercümeyle domuzca diyordu. Aynı gazete 1997’de yayınladığı bir kamuoyu yoklamasında da vatandaşının % 55’i ‘Hükümet katillerin kaçmasına göz yumdu’ diye haber yapıldı. Yeşiller milletvekili Peter Pilz, yayınladığı “Tahran’a giden eskort” isimli kitabında o aylarda Viyana kulislerinde yaşanan katliamın ayrıntılılarını basına sızdırdı. İran’ın “ölüm komandoları” içişleri-adalet-dışişleri bakanlığının -harika- bir operasyonuyla ülkelerine paketlendi. Viyana da bunun üzerine soru önerilerine verdiği yanıtlarda “Tahran’dan baskı görmedik” dedi. Daha katliamın üzerinden bir yıl geçmeden İran ile ticaret hacminde yüzde 60’lık gözle görülür bir patlama oldu. Avusturya bir Avrupa ülkesi olarak tüm uluslararası yasaları ve en basit insan hakkını çiğneyerek Katilleri koruma altına aldı. Diplomatik, üst düzey desteğiyle, İran’a ulaştırdı. Katiller, havaalanında kırmızı halıyla, – kahraman- sloganlarıyla kucaklanarak karşılandı, maddi-manevi ödüllere boğuldular.

    Dahası, Devletin gözde Katil diplomatları Kürtlerin gözlerine sokulmak istercesine ellerini kollarını sallayarak uluslarası görüşmelerde yer aldılar, bu katillerle yeni anlaşmalar yaptılar. İtalya’da yakalanan bir Alman silah kaçakçısının suikasttan bir kaç gün önce silahları Ahmedi Nejad’a teslim ettiğini açıklaması, kapanmış olan davanın tekrardan açılmasına neden oldu. Fakat soruşturma yine de bir sonuca ulaştırılmak istenmiyor.

    Avrupa’nın ortasında, sözde demokrasi geleneğinin çok köklü olduğu, insan haklarının hararetle savunulduğu bir ülkede Kürdlerin hiç önemsenmemesi, katliama göz yumulması Kürtleri acı gerçekle yüz yüze getirdi. Dünya haklıdan değil, güçlüden yanaydı. İnsanlık adına insanlığı tüketmek suç sayılmıyordu.. Bu nedenle her yıl Kürtlerin düşmanı artıyor saldırılar da katlanarak devam ediyordu.

  • Kürtler ve -40 Haramiler-2

    İran Harami Devleti, Dünya’nın, Avusturya’nın, Avrupa’nın bu duyarsızlığından yararlanarak, Kasımlo’nun yerine atanan kimya profösörü Dr. Sadık Şerefkendi ve Partisin merkez komitesinden 3 kişiyi çarşının orta yerinde bir lokantada Berlin’de katletti. Heyetin Almanya’da öldürmesi ve Alman devletin bu vahşeti sıradan bir olaymış gibi geçiştirmesi uluslararası hukuk ve adaletinin nasıl işlediğini gösterdi. Bu katliam ne ilk ve nede son halkaydı. Özellikle, Kürdistan liderlerinin, fiziki olarak yok edilmesi siyaseti yeni değildi. Kürdlere yönelik söz konusu olan bu siyaseti sistematik bir hal aldı. Bugünkü Türk- Farsların Kalleşliği, sinsiliği, hile ve şeytanlığı, karakterlerine yapıştı, arkadan vurma geleneği ogünlerden kalmadır. Değişmedile aksine bir güç olarak -devletin bir kurumu- haline geldi.

    Kürt liderlerini müzakere bahanesiyle davet edip arkadan vuruyorlardı. Bu iki imparatorluk Kürtlerin kaderine hükmetmiş iki önemli iktidar odağı olarak Kürt heyetlerine görüşme talep ederek tuzak kurmayı gelenek haline getirdiler. Bu konuda birbirleriyle yarışırcasına deneyimliyliler. Bizans’ın geleneğini de devraldığı, Sunni İslam, Türk ve Arap iktidarlarının deneyimlerini sentezlediği için psikopatlaşmakta yarışır hale geldiler..

    Kürd liderlerine pusu kurma, barış müzakerelerinde katletme tarihsel bir Osmanlı ve Fars geleneği oldu:

    Mengür aşiretinin lideri Cafer ağanın Emir Nizam tarafından görüşme masasında katledilmesi, Simko Şikak’ın abisi Cewahir ağa yine görüşme masasında kalleşçe öldürüldü. Daha sonra Pehlewiler döneminde Simko’nun kendisi yine görüşme esnasında öldürüldü.. Seyid Rıza, Atatürk’ün görüşme isteği üzerine, oğlu da babasını ziyareti nedeniyle idam edildiler. Qazi Muhamed ve iki bakanı Şah’ın görüşme talebinden sonra idam edildiler. Sonraki dönemde KDP-İ lideri Mehini’nin öldürülmesi gibi… bunlar benim hatırladıklarım… Pers mirasçısı İran Şia ile Osmanlı mirascısı Sünni Türkiye’nin Kürd politikaları birbirini tamamlar vaziyette oluyordu. Uluslarası yapılan suikastler örneğine bakınca Yeni Osmanlı’nın da “müzakere” ettiği Kürtleri, İran’ın kurşunlarla idamlarla yaptığını, Türkiye, Nato aracılığıyla yapıyor. Kürtlerin suikaste kurban giden onlarca liderine rağmen müzakere görüşmeleri trajik oluyor.

    Avusturya, katilleri sağ salim ülkelerine gönderdi. Katiller, M.Kemal’in -Dersime ayar ver- dediği katil Celal Bayar gibi Cumhurbaşkanı da oldular. İran’ın ‘müzakere’ planı gibi, Türkiye’de Öcalan’la sürdürülen müzakere, diğer müzakerelerin güncellenmesiydi. Kürdleri savunmasız bırakmak, örgütlerine ajan yerleştirmek, önder kadrolarını imha etmek, kalleşçe saldırmak ortak politikalarıydı. İran yıllar önce müzakere adı altında KDP-İ için şart koştuğunu, Türkiye’nin Kürtler için şart koşması bir tesadüf değildi. Kürdler, Viana, Berlin, Paris suikastlerine gerekli karşılığı verseydi yaşananların boyutu bu denli trajik olmayabilirdi. Kürdlerin, abluka altında olması, çareszilik, canlarını akıllarından önce ortaya koymaları düşmanları için kurnazca kullanılıyor. Ardından , binlerce Kürdün öldürülmesi ile sürdürülen ”müzakere” Paris cinayeti ve binlerce gerillanın imhasıyla sürdürüldü. İran gerici rejimin ‘müzakere tuzağı’da Kasımlo’nun ve Şerefkendi’nin suikasti ile son bulmadı. Nasıl ki Saddam’ın ilmek boğazına dolanana kadar son bulmadıysa… Saddam’ın düzenleriği ancak başarıya ulaşamadığı suikastları saymakla sayfalar yetmez … Zehirleme metodunu bile kullandı

    Sorunsuz bir ortadoğu silah satıcısı Harami devletlerin işine gelmezdi. Dr. Kasımlo ve Şerefkendi gibi değerli liderlerin ölümü bu kanlı Türk-Fars kültürünün ve Batının sinsi politikasının ne ilk ne de son halkası oldu. Bölgeye huzur istemediklerinden dolayı zaten kürtleri cellatlarına teslim ettiler. Victor Hugo’nun ünlü sözü akla geliyor: “Paris’te bir adam öldürülürse bu bir cinayettir, doğuda elli bin insan boğazlanırsa bu sadece bir meseledir”… Doğru ancak eksik söylemdi. Çünkü O’Kürtleri hiç tanımıyordu. Kürtler, Doğu’da ve Batı’da boğazlanıyor mesele edilmediği gibi ülkeler arası -Ticaret Hacmi-ni artırıyordu. Dünya Haramiler Dünya’sı. Bugün Türkiye- Arabian-İran’ın, terörizmi yaymaya devam ettiğini tüm dünyaya ağ kurdukları, cihatçı yapılanmanın tehlikeli olduğunu tüm dünya biliyor. İran Harami devleti, Kürtler ve dünya için en büyük tehdit teşkil ederken BM. Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) “5+1 grubu”yla yürütülen nükleer müzakereleri diğer ticari ilişkileri devam ediyor, Dünyada terörizmin başını çeken İran, tüm dünyayı parmağında oynatıyor. Parasıyla her devletten her devletcikten takdir alıyor. İran’ın elde ettiği bu takdir anlaşmaları, nükleer silahlar elde etmesinin ve bunları geliştirmekte olduğu füzelerle kullanabilmesinin yolunu açıyor. Uluslararası kararları sürekli ihlal eden bir ülkeye nasıl yüzlerce milyar dolar verilebilir? “İran ile 5+1 ülkeleri arasında yürütülen nükleer, Avusturya’nın başkenti Viyana’da, Kasımlo’nun katiliyle yapmaları tesadüfi değil, kaderin cilvesi hiç değilidi. Dünya Harami devletlerinin Kürtlere biçtiği kefendi. Kasımlo’nun ve Şerefkendi’nin katilleri kırmızı halıyla karşılanmış, baş köşeye oturtulmuştu. Kırk Haramiler masalından Haydutlar, masaldan çıkıp yine Kürtlerin karşısına çıkmıştı. Bunlar, yol keser, kelle keser, haraç alır, çalıp çırparlardı. İşte dünya uluslarası düzen de Avusturya ile birlikte haramilerin eksik sayısını 40’a tamamladılar.

    Kehanet getirmeye gerek yok, kuşkusuz :

    Eğer Kürdlerin bir devleti olsaydı bu trajedi , bunca haksızlık yaşanmayacaktı. Kürdler, liderlerini ve diplomatlarını, Qazi Muhammed’in gelini, İran KDP’nin İskandinav sorumlusu Kak Kamûran da katledilmeyecekti:Eğer bir devletimiz olsaydı Dr. Kasımlo bir Cumhurbaşkanı olarak, heyeti ile Viyana’da kırmızı halıyla karşılanır ve en verimli çağlarında katledilmezlerdi. Keza, Berlin’de Dr. Sadiq Şerefkendî, şehrin ortasında bir lokanta’da partili 3 arkadaşı ile birlikte hunharca katledilmezdi: Eğer Kürtlerin bir devleti olsaydı; Eğer bir devletimiz olsaydı!… bu kadar çok düşmanımız olmaz, Katiller cezalarını çekerdi!-.

    Dr. Kasımlo defnedildikten sonra, Türk arkadaşlarda birlikte toplu olarak, Paris Kürt Enstitü’süne gittik. Rahmetle uğurladığımız değerli insanı bir de ilan olarak halkımıza baş sağlığı olacaktı. Ben de başvurdum. Cumhuriyet Gazetesinde yarım sayfa olarak yayımlandı. Gazete yayımlandığında, İsimlere baktım çoğu tanıdık bildik isimlerdi. Duygulandım !. Tüm dünyanın Kürtlere sırt çevirdiği günlerde yanımızda olmaları, destek vermeleri acımızı hafifletti… Gecikmeli de olsa tek tek herbirine teşekkür ediyorum. İyi ki onlarla birlikte işgence-ölüm paylaşmış, birlikte direnmişiz!… İyi ki -Bağımsız Türkiye- diye sloganlar atmışız! Devran döndü, Kürtler Referandum arefesinde, heycan dolu günler, bu günlerde de desteğe her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Türkiye’li Abi-Ablalardan, bizlere destek vermelerini bekliyoruz: Nasıl ki; Acılar paylaştıkça azalır: Mutluluklar Paylaştıkça Çoğalır- sa!. Hep birlikte – Bağımsız Kürdistan!-a… desteklerini bekliyoruz! Selam ve saygılarımla…

    Şilan Yaşar /İsveç

  • Newşirwan Hakkında Söyleşi

    Aso Zagrosî // Sevgili Xecê Kuzey Kürdistan’da Newşirwan Mustafa’yı yakından tanıyan çok ender insanlarımızdan biridir. Bundan dolayı kendisine Newşirwan Mustafa hakkında bir kaç soru sordum ve aldığım cevapları yayınlıyorum.

    Aso Zagrosi: Yıllar boyunca Newşirwan Mustafa ile ilişkin oldu,Newşirwan ile ilgili bazı anılarıni anlatırmısın?

    Xecê: 40 yılı aşkın bir süredir yazıyorum ama ilk kez duygularımı yazı yoluyla ifade etmekten zorlanıyorum. 40 yıllık dost ile ortak anılar üst-üste yığılıyor hangisini seçeceğimi bilemiyorum. Aylarca aynı kaptan yemek yediğim, aynı evlerde kaldığım, aynı cephelerde omuz-omuza olduğum, açlığı , 4 yandan kuşatılmışlığı ve 20 mart 1991’de özgür Kerkük ‘te Newroz kutlamalarının mutluluğunu birlikte yaşadığım bir dost ile yaşanan ortak anılar arasından seçim yapmak meğer ne zormuş. Kendimi dost zengini sayarım ama, kavga ederken dostluğa halel getirmeyecek kelime aramak bence dostluğu sınırlara hapseder. Asıl dostluk; kavga ederken, kelimeleri ağzında, beyninde dolandırmamaktır, beynini ve kelimeleri özgür bırakmaktır. Newşirwan ile böylesi ender rastlanan bir dostluğum var. Bu dostluğun ilk taşları birçok insan için karşılıklı selamı-sabahı kesmeye yetecek olan bir kavga ile başladı. Cins, yaş farkı gözetilmeyen, sadece karşıdakini alt etmeyi amaçlamayan eşit şartlar da birbirinin göz hizasında bir kavga.

    1978 Haziranında YNK Hakkari de büyük bir felaket ile karşı-karşıya kaldı. Yüzlerce Peşmergesi katledildi ve efsanevi liderleri Eli Eskeri ve Dr Xalit gibi birçok lideri de Qiyade Muwaqet (O yıllarda ki KDP’nin adı) tarafından esir alındı. KDP’li bir yetkili bu durumu büyük bir gururla bana aktardı; “Saddam’ın cahşı Talabaninin 800 adamı Iran’ın da yardımı ile bize saldırdı, Talabani’nin kendisi de Ecevit’in temin ettiği bir helikopterden operasyonu yönlendiriyordu.” Vasat bir zekaya sahip herhangi birisinin sorusunu sordum. “Kayıp çok mu? Neler yapabiliriz?. Karşımdaki gülümseyerek; “ korkma bizde kimsenin burnu kanamadı,karşı taraf telef oldu ve en büyük komutanlarını da esir aldık.”

    Karşısındakini ahmak yerine koyan bu cevap karşında gereken tavrı koyduktan sonra Rizgarî hareketinin koymasi gereken tavrı aldık. Rizgarî hareketi olarak, benim tüm siyasi yaşamımda son derece ciddiye aldığım bir prensibimiz vardı. “ideolojik mücadele’ siyasi dostluk” diyorduk ve hiçbir gerekçe ile siyasi tutuklu kavramını kabul etmiyorduk. O dönemde bizim QM ile dostça ilişkilerimiz vardı ve özellikle benim YNK ve önderleri konusunda Dr. Şiwan’ın KDP’nin resmi görüşlerini tekrarlayan yazısı dışında herhangi bir bilgim yoktu. Ama yine de bahsettiğim ilkemiz gereği dostumuz QM dan Eli Eskeri ve arkadaşlarını kayıtsız’ şartsız serbest bırakmalarını talep ettik. Kürdçe ve Türkçe “QM girtîyan berde” manşetli 10 binlerce duvar gazetesi yayınladık. Yanılmıyorsam böylesi bir Tavrı sadece biz gösterdik. Bir süre sonra Necmettin Büyükkaya aracılığıyla YNK temsilcisi Kemal Xoşnav zor koşullarda ulaştığı Ankara’da bizimle görüşme talebinde bulundu. Görüşmeye ben ve Ruşen Arslan katıldık. Bu ilk görüşme benim açımdan bir çok ezberlerimi bozan bir görüşme oldu.

    Kürdistanî idik, tüm Kürdistan’ı kurtarmaya aday proleter devrimci önder hareket idik ama Türk tarihini bildiğimizin binde biri kadar kendi tarihimizi bilmediğimiz gibi ülkemizdeki siyasi gelişmelerden de bi haberdik. Özellikle sol gelenekten gelen benim gibiler. ( Daha organik ve Kürdistani olan KDP’lileri ayrı tuttuğumu özellikle belirtmek isterim)

    Türkler Kürdlere hangi gözle bakıyorsa bizlerde diğer parçalara aynı gözle bakıyorduk. Feodal veya en hafifinden Küçük burjuva hareketleri demeye devam ediyorduk.

    Kemal Xoşnav; YNK’nin 1975 felaketinden hemen sonra mücadeleye devam eden yarı cephe niteliğinde bir hareket olduğunu ve en büyük parçasının 1968 lerden itibaren örgütlenen ve bize çok yakın görüşler savunan Komelay Rençderanî Kurdistan olduğundan ve 2 sekreterinin Irak rejimi tarafından katledildiğinden bahsediyordu.

    Bu arada biz Ala Rizgarî olduk ve yine Necmettin aracılığı ile Komelayla ilişkilerimizi geliştirme kararı aldık. Komela’nın sekreteri Newşirwan ile görüşecektik. Randevu yeri olarak Necmettin kendi evini ayarlamıştı. Ben de aranıyordum ve Newşirwan’ın başına 1 milyon dolar konduğunu da biliyordum. Salona girdiğimde Newşirwan”ın son derece rahat yerleştiğini gördüm. “ hemen burayı terk etmemiz gerek” demem üzerine Newşirwan ile ilk kavgamız başladı. Yazarken Kürdçe kelimelerle oynayan arkadaşım kavga sırasında kelimeleri özgür bırakıyordu. Bana baktı ve “biliyor musun tüm çirkin kadınlar devrimci oluyor” dedi. İkimizi de tanıyan Neco odayı terk etti. O’na göre ilk diplomatik görüşme başarısız hatta düşmanlık ile sonuçlanıyordu. Ben de karşılık olarak “sen ayna düşmanısın galiba “ dedim, şaşırdı ve “niye?” dediğinde “Darwin’in tezinin ispatısın” dedim. Birbirimize baktık ve 40 yıl sürecek kahkahaları koy verdik.

    Daha sonra, hiçbir sömürgeci devletle ilişkili olmamak adına “Peşmergenin son başkenti “ olarak adlandırdığım Nawzeng’de beraber olduk. Günlük yaşantımızda işgali altında yasadığımız farelerden niye korkmamak gerektiğini kendi parmağını fareye ısırtarak , odamda vaktinden önce karşılaştığım akrebi kurşunla değil de ufacık bir taşla öldürebileceğimi hafiften dalga geçerek bana öğretiyordu. Akşam yemeklerinden sonra odasında kurulan meclisler benim açımdan üniversite dersleri gibiydi. Her bölgeden gelen Pesmergeler kendi bölgelerindeki farklılıkları dillendiriyorlardı ve Newşirwan bu sohbetleri başlatırken en iyi dinleyici oluyordu. Kürdlerin niye her söze başlarken “bila mana” demek gereği duyduklarını da Newe’den benimle bolca dalga geçmesi bahasına öğrendim. Bir köyde son derece masum olan bir kavram yan köyde çok garip fantazilere neden olabiliyordu. Kek Newe benim için Kürdistan tarihi, coğrafyası ve 50 yıllık mücadele tarihi olarak başvurduğum bir ansiklopedidir. Kendi tezlerine aykırı bile olsa yalansız bilgi aktarmayı biliyor.

    Aso Zagrosi: Dağdaki Newşirwan ile şehirdeki Newşirwan arasında nasıl bir fark görüyorsun?



    Xecê: İktidar insan türünün tüm cilalarını söküp atan ve onu aslı olan barbara dönüştüren bir güce sahip. Newşirwan ; iktidarın her türünü tatmış olup kendisi gibi kalmaya devam eden ender ulusal kurtuluşçulardandır . Iktidarı elde tutmak için adına taktik denen eğilip-bükülmeleri ve gerçek duygularını saklamayı bilmek yani real politiker olmak gerekir. Oysa , Newşiwan real politikanın göbeğinde, en tepesinde görünürken bile hayatının hiçbir döneminde real politiker olmadı.

    Diyarbakır da ilk olarak karşılaştığım kaçak ve Hakkari felaketi nedeniyle kadroları neredeyse parmakla sayılacak halde olan Komela’nın sekreteri Newşirwan nasıl idi ise 1991 Kûrd baharının askeri ve siyasi komutanı aynı insandı. Hiçbir koşulda eğilip-büküldüğüne elde ettiklerini korumak için bile olsa taktik yoluna başvurduğuna rastlamadım. Xuşka Helîm’den Kewş adetini dinlerken gösterdiği özen Madame Mitterand’a gösterdiğinden daha fazlaydı.

    1975 felaketinden hiç de geri kalır yani olmayan Enfal sonrası Newşirwan ile 2 haftada Saddam’ı Kürdistandan süpürüp atan ayaklanmanın tek lideri Newşirwan aynı insandı.

    –Aso Zagrosi: Newşirwan’ın Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin tavrı nasıl dı?

    Xecê: Newşirwan Kürdçeyi çok iyi bilen yazarken kelimeler ve nüanslarıyla oynayan biridir. 1960 ‘lı yıllarda hakim siyaset Kurdler için otonomiden bahsederken Newşirwan Slêmanî ’de yayınlamaya başladığı dergisinin adını Rizgarî koydu. Rizgarî ve azadî arasındaki farkı iyi bilen biri olarak bu adı tesadüfen seçmemişti. Rizgarî etrafında örgütlenen siyasi hareket daha sonra YNK ‘nin en büyük gücüne dönüşecek olan Komala’nın asli 3 kanadından birini oluşturmuştur. 1991 Kürd baharından sonra hemen “ Mafê Çarexwenivîsîn , li ser singîman dınivîsîn” şiarını gündeme getirdiklerinde, bu gün bağımsızlıktan bahseden birçok çevre ‘bunlar provokasyon yapıyorlar, dağı ve savaşı özlemişler” propagandası yapıyorlardı. Kürdistan’daki 1992 seçim propagandalarının arşivlerine artık isterse herkes ulaşabilir. Ama Kuzeyli okur-yazar ve klavye kahramanları futbol takımı tutma hevesleri üzerinden siyasi taraf tutma yolunu tercih ediyorlar. Onlarca kitap yazmış, Kürdistan’ın her kulilkının ve en küçük tepesinin adını bile sevgiyle yazıya dökmüş birinden bahsediyoruz. Mahabad sonrasında “dostlarımız” tarafından Kürd Ulusal Kurtuluşçularına tek yol olarak dayatılmış olan ve sömürgeci devletlerden biriyle zorunlu ilişkiyi kader gören real politikanın çıkmazını “Xulanewe le nav baznede” ( Kısır döngü içinde debelenmek) kitabında birinci elden tanıklıklara dayanarak kitaplaştıran yine Newşirwandır.

    Kurd halkını siyasi haklar itibariyle kendisiyle eşit şartlara sahip bir komşu olarak görmeyen türk, Arap ve Fars devletlerini lojistik-stratejik dost olarak görmenin Kürd halkını felaketlere sürükleyen bir kısır döngü olarak gözler önüne sermiştir. Bu 4 komşu Kürd ulusal kurtuluş hareketine birbirlerine karşı kullandıkları bir koz olarak yaklaşmışlardır-yaklaşırlar.

    Büyük şairimiz Salim’in ;

    “le gel dil şerte (Salim) ger necatim be la Tehran,

    Behîşt ger beta deştî Rey, be Irana guzar nakem.”(Salim; yürekten şart olsun diyor; eğer Tahrandan kurtulursam;

    Cennet Rey ovasında olsa bile , bir daha Irandan geçmem“

    Dizelerini kendi pratiği ve de somut belgeleriyle ortaya koyan ender ulusal kurtuluşçuların başında geliyor.

    Franz Fanon; sömürge okur-yazarlarının; sömürgecileri karşısında içselleştirdikleri aşağılık duygusuna özel olarak vurgu yapmış ve bu duygunun nedenlerini araştırmaya neredeyse ömrünü vakfetmiştir.

    Ancak kendi tarihini, şarkılarını, şiirlerini, fıkralarını yani kendisini iyi tanıyan ve kendisi ile barışık olarak özgürlük kavgasına girenlere entegre aydın der. Kek Newe ile Kurdistan’ın 4 parçasında Paris, Viyana , Berlin, Londra gibi büyük şehirlerde, diplomatik görüşmelerde birlikte oldum, Her yerde herkes ile eşit şartlarda bir araya geliyordu. Fransızların siyasi olarak sahip olduklarının hepsini bir Kürd olarak kendisine de layık görüyordu.

    Sömürgeci devletler de Newşirwan’i iyi tanıyorlardı. Ateşkes dönemlerinde üzerinde kendi resmi bulunan pahallı saatleri hediye olarak gönderen Saddam “nasılsa Newşirwan bu saati kırar bari resmimi çiğnemesin “ derken Türkler de, Mam Celal’den “görüşmelerde Newşirwan bulunmasın” ricasında bulunuyorlardı. (Newşirwan bir Ankara ziyaretinde arkasına 2 koruma takan Türklere “bunlar kim?” diye sorduğunda “sizi korumak için cevabını aldığında ‘ “burada sizden başka kimse beni öldürmez , beni kendinizden mi koruyorsunuz” demişti.

    Enfal sonrası idi, Paristeydik. Türk devletinin yine Kerkük Musul teranelerinin gündemde olduğu günlerdi. Le monde ile röportajında “Türkler Güney’i ‘işgal etmesinden korkmuyor musunuz? “ sorusuna “gelsinler bakalım birde onlar kendilerini denesinler. Ayrıca bizim için fena da olmaz, 2 parçamız birleşmiş olur ve de 23 Arap devletinin ırkçılığından kurtulmuş oluruz” diyordu.

    Kürdistan’i ve Kurd halkını daha doğrusu kendisini iyi tanıdığından sadece Rizgari yetmez “Kürdler Rizgari ve azadiyi aynı anda hakkediyor “ u savundu, ve savunmaya devam ediyor. Bazı halkları ; kutsal sloganlar ile oyalayarak, özgürlüklerinden feragat etmeleri sağlanabilir ama söz konusu Kürdler olunca Rizgari mutlaka azadi ile taçlandırılırsa bir anlam ifade eder. Jekaf’ın yayın organı Niştiman ‘rêkeftin serkeftina” şiarını yüzyıllık tecrübelerden süzerek edinmişti.

    Newşirwan , Kek Newe kayıtsız şartsız bağımsızlığı kendisine amaç edinen entegre aydın bir Kürd ulusal Kurtuluşçusudur. Yaşamı zaten gözler önünde bağımsızlık konusundaki görüşleri için yukarıda bahsettiğim kitabın yanında “pencekan yektir deşkênîn” (parmaklar birbirini kırıyor) kitabını da okumak gerek. Kendi mücadele tarihimiz ile ilgili olarak sadece bizlere değil gelecek kuşaklara da birinci ağızdan tecrübe-bilgiler aktarıyor. Bağdat, Ankara, Tahran ve Şam’ı stratejik-lojistik dost görmenin Kürdlerde hangi katliamlara neden olduğunu eğilip-bükülmeden dosdoğru gösteriyor.

    28.06.2017

  • Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz !

    Şilan Yaşar // Olmayan bir şeyi chp ve hdp birlikte arıyorlar…

    Kardeşim olmayan şeyi nasıl bulacaksınız !…
    Hiç işte ! tribüne oynuyorlar, vakitleri de bol paraları da…

    Şaşırdık mı?

    Asla !

    Çünkü, aynı kaynaktan besleniyorlardı aynı partide devam edeceklerdi ancak DEniz Baykal kovmuştu bu işgüzarları.
    O zamanda yanlış yaptılar şimdi de yanlış yolda, yalnış bayrakla,
    yalnış zamanda,
    yalnış mekanda yürüyerek adalet bulunamaz!

    İllaki arayacağız diyorsanız, Kürdistan’a doğru yola çıkın, Kürt bayrağı taşıyın: bari ilk kez doğru bir şey yapmış olursunuz.
    Çünkü adalet Kürdistan’da sizlerin elleriyle öldürüldü. İllaki kabrini görmek isterseniz !
    Kirli, lanet kanlı yüreklerinize bakın…

  • Selahaddin Eyyubi'yi kendi ağzından Tanıyalım

    “Önce, ben Kürdüm. Ramadi aşiretindenim. Bu aşiret, Kürdlerin en eski ve asil aşiretlerinden biridir. Aşiretin yerleşik yeri, Batı Azerbeycandır(Kızıl Kurdistan). Dedem Şadinin babası Mervandan önceki soyumuz üzerine fazla bilgim yoktur.

    Bizim beşiğimiz sayılan Dovin, 10. yüzyılda Küçük Ermenistan’ın başkenti idi. Buraya İç Ermenistan da diyorlardı. Amcam Şêrkoh ve babam Eyup Dovin’de dünyaya geldiler. 1128’de Dovin Türkmenlerin saldırısına uğradığında, dedem Şadi iki oğlunu ve karısını yanına alarak, canlarını Türkmenlerin acımasız katliamından zor kurtarmışlardır. Türkmenler acımasız bir katliam, büyük bir tahrip ve vicdansızca bir talanla Dovin’i yerle bir etmişler. Bununla birlikte, bizimkiler de bütün varlıklarını Türkmenlere kaptırmışlar, sadece canlarını kurtarabilmişlerdir.

    Bu katliamdan kurtlan dedem Şadi, Bağdat’ı hedef alarak güneye doğru kaçmaya devam ediyor. Bağdat, o sıralar halifeliğin merkezi ve Selçuklu hanedanlarından Melik şah’ın oğlu Sultan Muhammed tarafından yönetiliyordu. Dedemin eski dostu Behruz da burada vezirdi. Bu Behruz, daha önce Dovin’de bir esirdi. Dedem bunu buradaki esaretten kurtararak, İsfahan'daki Selçuklu sarayında prenslere öğretmen olmasını sağlamıştı. Sultan Muhammed Bağdat’a yönetici olunca, hocası Behruz’u da buraya vezir yapmıştı.”

    “Bağdat’a vardıklarında dedem Şadi, eski dostu ve Bağdat Veziri Behruz’u görebileceğini ve ondan yardım alabileceğini düşünüyordu. Aile Bağdat’a vardığında doğruca saraya gittiler. Vezir Behruz, dostu Şadi’yi çok iyi karşıladı. Hal hatırdan sonra Şadi olanları Behruz’a anlatıyor. O da büyük bir dikkatle dostu Şadi’yi dinledikten sonra, “Şadi” diyor “Allah seni bana gönderdi. Pek yakında Tikrit’i aldık. Orada yöneticimiz yoktur. Seni Tikrit’e yönetici olarak atıyorum ve bundan sonra senin unvanın ‘Dizdar’ olacak. En kısa sürede Tikrit’e gideceksin, görevine başlayacaksın.”

    “Tikrit’e geldikten kısa bir süre sonra dedem Şadi öldü. Mezarı Tikrit’tedir. Yerine büyük oğlu babam Eyup geçti. Babama da ‘Necm ed-din’ unvanı verildi. Dinin yıldızı. Babam, Iraklı bir aşiret reisinin kızı El Harimi ile evlendi. Bu evlilikten ağabeyim Şahin şah ve Turan Şah, sonra üçüncü oğul olarak, 1137’de ben dünyaya geldim. Ama Allah, beni çok ilginç bir şekilde dünyaya gönderdi.

    Amcam Şêrkoh, vezirin çok sevdiği hukukçu bir gence kızıp, bir kılıç darbesiyle kellesini uçurunca, vezir de babamın bütün yetkilerini elinden alıyor ve “şafak atmadan Tikrit’i terk et, yoksa daha çok kelle uçacak’ diyor. Bunun üzerine bütün aile, hemen yol hazırlıklarına başlıyor. Tam bu sırada, ben annemi sıkıştırıyorum ve kadınlar bölümünde annemin sancıları tutuyor. Şafak atmadan beni bir kundağa beliyor, bir hizmetçinin kucağına tutuşturuyorlar, kervan Musul’a doğru yola koyuluyor. Ancak ikinci günü akşam, kervanın konakladığı yerde benim doğumumu kutluyorlar. Babamın anlattığına göre; çok cılız ve çelimsiz bir çocuk olduğum için, öleceğimi düşünerek, istemeyerek bana Yusuf adını veriyor, ikinci adımı da Selahattin koyuyor. Daha sonraları Selahattin benim birinci adım oldu.”

    “Babam Eyup Tikrit’ten sürüldükten sonra, hedefi Musul olarak seçiyor ve yoluna devam ediyor. Çünkü Musul’un yöneticisi Zengi babamın çok iyi bir dostu idi. Ben doğmadan önce 1132’de, Tikrit yakınlarında, Zengi Selçuklulara yeniliyor ve kaçıp babama sığınıyor. Babam da, Zengi ve adamlarının canını kurtarıyor ve Musul’a yeniden dönmesine yardımcı oluyor. Aile Musul’a vardığında Zengi, dostu Eyüp’e vefa borcunu fazlasıyla ödemeye çalışıyor.

    Bize Dicle’nin kenarında büyük bir bahçenin içerisinde, taştan ve çamurdan yapılmış çok büyük iki katlı bir ev verdiler. Musul’un çevresi uçsuz bucaksız okaliptüs ormanlarıyla kaplıydı. Bahçemiz portakal, limon ve diğer bütün meyve ağaçlarıyla doluydu. Annem son derce becerikli ve zevkli bir kadındı. Bin bir çiçekle dolu olan bahçemizi daha da zenginleştirerek gerçek bir cennete çevirdi.
    Zengi’nin düşmanları da çoktu. İran Selçukluları, Şamdaki Nusayriler, Diyarbakırlı ve Erbilli Kürdler ve batıdan gelen Franklar. Biz Musul’a varır varmaz, babam ve amcam da Zengi’nin ordusuna katılarak Frankları denize dökmeye gittiler. Annem üç oğluyla yalnız kaldı. Benim çelimsizliğime çok üzülen annem, bütün zamanını bana ayırıyor, beni ipek kundaklara beleyerek büyütüyordu.

    Zengi, Şam ve çevresinde stratejik önemi olan bir çok kaleyi alıyor, bunların en önemlisi olan Baalbek’e babamı komutan olarak atıyor. Babam buraya yerleşir yerleşmez, bizi Musul’dan almak üzere adamlarını gönderiyor. Ben artık büyümüştüm ama babamı hiç görmemiştim ve sesini hiç duymamıştım. Sadece beni ipekli ve kokulu kundaklara beleyen ve güzel sesiyle ninniler söyleyen annemin sesini duymuştum. Baalbek’e vardığımızda, altın takılarla bezenmiş ipek kalpaklı resmi elbiseler içerisinde bizi karşılamaya gelen babamı görünce, korkudan ağladım ve annemin arkasına saklandım. Ayrıca bu heybetli adamın, annemin gözlerine bakarak ağladığını gördüm. Annem de bu heybetli adamı teselli etmeye çalışıyordu. Büyüdükten sonra öğrendim ki, babam bizden ayrı kaldığı üç yıl içerisinde başka bir kadınla evlenmiş, annemin de bundan haberi yokmuş.”

    “Ben çok güzel bir şehir olan Helipolis’te büyüdüm. Babam buraya bir cami ve sofiler için de bir manastır yaptırdı. Babamı resmi elbiselerinin dışında ve geleneksel Kürd kıyafetlerinin içinde görebilmek için, hep ikindiyi beklemek mecburiyetindeydim.

    Amcam Şêrkoh, ağabeylerime savaş oyunlarını öğretmeye başladığında, ben çelimsiz halimle onları kıskanırdım. Bu arada okula başladım. Hocalarım sufilerden oluşuyordu. Okumayı öğrendikten sonra, en çok okuduğum sufilerden Gazali beni etkilemiştir.

    Bize bu güzel yaşamı sağlayan Zengi 14 Eylül 1146’da öldürüldü. Kısa bir süre sonra Şam’ın büyük ordusu kapımıza dayandı. Amcam Şêrkoh’un girişimleri sonucu çok sayıda Kürd aşireti bizi destekledi. Taraflar büyük kayıplar verdiler. Babama pazarlık yapmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece Baalbek eski sahiplerine verildi. Buna karşılık Şam’da bir ev ve arazi aldı, böylece Şam’a taşındık. Amcam Şêrkoh gizlice Zengi’nin adamlarıyla buluşur, Halep yöneticisi Nurettin’e katılır. Burada Franklara karşı başarılı savaşlar yaparlar. Bu da Şam komutanını korkutmaya başladı.

    Şam’da hocalarım artık Sufiler değildi. Burada matematik, tarih ve coğrafya derslerini sevmeye başladım. Hocam Abu Taman, Kürd dili, tarihi ve geleneklerini bana öğreterek, benim bütün hayatımı değiştirdi ve hayatım boyunca onun etkisinden kurtulamadım.”

    “24 Temmuz 1148’de sabahı Frank ve Alman birleşik ordusu Şam’ı kuşattı. Bunlar daha önce Kudüs’ü almışlardı, sıra Şam’a gelmişti. Çok kanlı çatışmalar oldu. Franklar, Arapların da biz desteklemeye geldiklerini duyunca, savaşmayı bırakıp kaçmaya başladılar. Savaşı kazandık ama çok sayıda ölü verdik. Bu savaşta büyük abim Şahinşah da hayatını kaybetti. İki küçük oğlu öksüz ve karısı dul kaldı. Babam çok üzgündü. İlk defa bana yaklaşarak başımı okşadı, ‘artık sen benim ikinci oğlumsun’ dedi ve ben çok mutlu olmuştum.

    Savaştan kısa bir süre sonra vezir öldü. Sultan da babamı komutan olarak atadı. Muhtemel Arap saldırılarına karşı tedbir alıyordu. Artık babam benim atlara binmeme ve savaş oyunlarını öğrenmeme izin vermişti. Ama şunu unutmamam gerekiyordu: ‘Ben bir Kürdüm ve Başkomutanın oğluyum.’ Artık ince bedenim ata binmeme çok uygundu. Bu da beni sevindiriyordu.

    Halep Komutanı Nurettin, komutanı Şêrkoh’u babama gönderiyor, güçleri birleştirmek istediğini söylüyor. Babam da bunu kabul ediyor. Böylece de Şam Valisi oldu. Ben o zaman 16 yaşındaydım. Sultan, bütün toplantılarında beni yanından ayırmıyordu. Kendisi entelektüelleri, filozofları, düşünürleri, şairleri ve din adamlarını çok severdi. Bunlara sık sık davetler verir, sohbetlerini dinlerdi. Bu davetlere ben de katılırdım. Bazen ava çıkardık; panterleri, geyik kovalayan çıtaları ve aslanları seyrederdik.

    Mart 1164’te Sultan Nurettin, Generali Şêrkoh’a Kahire Seferi için emir verdi. Amcam Şêrkoh beni yanına çağırarak; ‘Yusuf, sen de benimle geliyorsun’ dedi. Ben o zaman 27 yaşındaydım. 1 Nisan 1164’te Sudan Kapısından Şamdan çıktık. General Şêrkoh, on binlerce Kürd süvariden oluşan ordusuyla gurur duyuyordu. Mayısın başı 1164’te zaferle Şam’a geri döndük. Bu savaşta gösterdiğim başarı, sevk ve idaredeki becerim nedeniyle, Sultan Nurettin beni ‘Şina’ ilan etti. Böylece de 27 yaşımda, koca Şam’ın Emniyet Müdürü olmuştum. Akşamları sufi arkadaşlarımla buluşuyor, saatlerce zikir çekiyorduk. ‘La ilahe illallah’ diyerek, belden yukarısını sallayarak, ruhumuz huzura kavuşuncaya kadar devam ediyorduk.

    “Ocak 1167’de tekrar Kahire’ye sefere çıktık. Bu sefer General Şêrkoh’un yanında komutan olarak. Ağustos 1167’de Şam’a geri döndük. Buradan da Halep’e Sultan Nurettin’in yanına gittik. Burada zamanımı kuş, çita, panter ve aslan avlamakla geçiriyordum. Halep ovası ve dağları bu hayvanlarla doluydu. Bu arada annem bütün tanıdıkları seferber etmiş, beni evlendirmek için kız arıyordu. Benim için o kadar çok seçenek vardı ki; mavi gözlü Kürd kızları, yeşil gözlü Suriye (Nusayrili) kızları ve siyah gözlü Arap kızları. Ben de sonunda, asil ve mavi gözlü bir Kürd kızını tercih ettim. Çünkü evimize en uygun olanı o idi. Şemsê ile nişanlandık.

    Aralık 1168’de Franklar, Kahire’de yaptığımız anlaşmayı bozmuşlar ve Kahire’yi yeniden işgal etmişlerdi. Sultan beni çağırdı; ‘acele Şêrkoh’u bul’ dedi. Ben Şêrkoh’u bulduğumda; ‘6000 Kürd süvariyi çoktan hazırladım bile’ dedi. 2000 süvari de Halep’te hazırdı. Bunların arasında Türkmenler de vardı. Amcam çok istemesine rağmen, bu sefere katılmak istemiyordum. Ama yine de katıldım. 4 Ocak 1169’da Kahire kapılarına dayandığımızda, Franklar bizimle savaşmayı bile göze alamadılar, çekilip gittiler. Böylece, Şêrkoh hiç kan dökmeden Kahire’yi teslim aldı. Fatımi Halifesi bize çok büyük ilgi gösterdi. Ama, vezir Şavar ikiyüzlünün biriydi. Biz Kahire’den ayrılınca, yeniden Frankları çağıracağı haberini aldım. Amcamın karşı çıkmasına rağmen, vezir Şavar’ı öldürdüm. 18 Ocak 1169’da Şêrkoh kendisini Kahire’ye vezir ilan etti. 23 Mart 1169’da, akşam yemeğinden sonra banyoya giren Şêrkoh, kalp krizinden öldü. Çok üzüldüm, artık ben her şeyimi kaybetmiştim. Derhal Halep’e dönmek istiyordum. 26 Mart 1169’da Fatımi Halifesi, beni Şêrkoh’un yerine vezir atadı. Bu işte gönülsüz olmama rağmen, çok zorluk çekmedim. Çünkü daha önce Şêrkoh için şehrin idaresini ve memurlarını hep ben ayarlamıştım. Ben 32 yaşında, artık küçük Yusuf değildim. Çünkü artık Mısır’ın Veziri Selahattin olmuştum.

    Ağustos 1169’da kardeşim Turanşah, diğer kardeşlerimi ve Şemsê’yi de alarak, Kahire’ye yanıma geldiler. Burada Şemsê ile evlendim. Şemsê çok güzel bir Kürd kızıydı. Ay gibi yüzünü, yay gibi kaşlarının altındaki mavi gözler süslüyordu. İnce uzun boylu, sarı saçları beline kadar iniyordu. Sanki başından aşağı bal süzülüyordu. Şemsê beni çok mutlu etti. Haziran 1170’te oğlum El Abdal Ali’yi doğurdu. İlk defa baba oldum. Daha sonra çok çocuklarım oldu. Nisan 1170’te babam Eyüp de Kahire’ye geldi. Onu İskenderiye Komutanlığına, kardeşim Turanşah’ı Yukarı Nil Komutanlığına getirdim ve diğer kardeşlerime de Mısır’ın idaresini paylaştırdım.

    Eylül 1171’de Bağdat’ta Halife El Mustarut öldü, yerine oğlu El Mustazi geçti. Sultan Nurettin’e karşı çıktı. Çünkü Kahire’de hala Abbasilerin siyah bayrağı dalgalanıyordu. 200 yıldan beri, Mısır’da bir Şii Fatımi Halifeliği vardı. Biz aile olarak Şafiiydik. Buradaki Şii Fatımi Halifesine dokunmak istemiyordum. Çünkü el yakıyordu. Ayrıca, beni Vezir yapan da Fatımi Halifesiydi. Sonunda, 14’üncü Fatımi Halifesi hastalandı ve öldü. Önemli bir olay da kendiliğinden çözüldü. Halife öldüğünde 21 yaşındaydı. Arkada 4 dul kadın, 11 erkek ve 4 kız evlat, 152 hizmetçi, muhteşem bir saray ve bir servet bıraktı. Sarayın kütüphanesinde 200 binden fazla kitap vardı. Kasadaki 2 milyon dinarın talan edildiği söylendi. Bu servetin bir kısmını ben aldım ve önemli bir kısmını Sultan Nurettin’e gönderdim.

    15 Mayıs 1174’te sultan Nurettin kalp krizinden öldü ve geride sadece 11 yaşındaki oğlu Melik Salih İsmail’i bıraktı. Böylece bana yeni ve çok önemli görevler düşmüştü. Çünkü Araplar bu fırsattan yararlanarak, Şam’ı ele geçirmeye çalışıyorlardı. Ben derhal Şam’a hareket ettim. Böylece Şam yönetimini ele aldım. Suriye’deki bütün kaleleri ele geçirdim. Hatta kısa bir süre önce, Nurettin’in Kılıç Aslandan aldığı Konya’yı, Ermenilerden aldığı Malatya’yı bile ele geçirdim. Sonunda Halife Mustazi, beni Suriye ve Mısırın Sultanı ilan etti.

    Şubat 1177’de İskenderiye’ye geri döndüm. Oğullarım El Abdal Ali ve El Aziz Utman da yanımdaydı. Çocuklar denizi görünce çok sevindiler. Benim amacım, güçlü bir bahriye oluşturmaktı. Elimizdeki gemileri yenileyip ve yenilerini yapmaktı. Bu iş için, Ürdün Dağlarındaki sonsuz ormanlar, bize istediğimiz kadar ağaç veriyorlardı.”

    KurdNews

  • Kürtlerin Kurduğu Devletler

    Yıllardır bazı sözde Türk tarihçiler tarafından uydurulan;"Kürt Tarihi yoktur,Kürtçe diye bir dil yoktur,Kürdistan diye bişey yoktur," Hatta daha ileriye gidilerek "Kürt diye bir millet yoktur" denilmiş ve Kürtlere dair ne varsa hepsini red edip inkar etmişlerdir.Günümüzde bile bu saçma sapan kalıplaşmış kafatasçı sözleri söyleyen bazıları vardır.
    Ama gerçek şu ki Kürtler asırlardır,Tarihiyle Diliyle Kültürüyle var olmuştur ve ilelebet var olacaktır..
    Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Kısa Özellikleri
    İşte Kürt Devletleri
    Hasnaviler (Hasanveyh Devleti)(959-1121)
    Hasneviler ya da (Arapça: حسنويون Hasnawiyün)
    Hasnaviler
    حسنويون
    Hasnawīyūn
    959-1121
    Başkent Sermaç
    Dil(ler) Kürtçe
    Din İslam
    Yönetim Monarşi
    Hasnaeviler, 959-1121 yılları arasında Şehrizor, Dinaver,Hamedan, Nihavend ve Ahvaz bölgelerinde 162 yıl hüküm sürmüş Kürt Devleti.Hasneviler ya da Hasanveyhiler'i Barzikaniler tarafından kurulmuştur.Devletin kurucusu Barzikani'lerin lideri Hasanveyh bin Hüseyin'dir.Devletin baskenti, Bisulun Dagi´nin güneyine düsen Sermac sehri idi. Hasanveyh´in 979 yilinda ölmesi üzerine, yerine oglu Bedir gecti. Devletin sinirlari Bedir döneminde Ahvaz, Huristan, Berucerd ve Esadabad´in katilmasi ile genisledi. Bedir´e Abbasi halifesi tarafindan "Nasruddin" unvani verildi. Bedir 1015 yilinda öldürülünce yerine oglu Hilal gecti.Son hükümdar olan Tahir´in ölümü üzerine Hasnaviler (Hasanveyh) gücünü yitirerek son buldu.
    Şeddadiler (951-1174)
    Şeddadiler (Arapça: شداديون Shaddādīyūn) 951 Yılında Muhammed bin Şeddad tarafından Divin'de kurulmuştur. Kurucusunun isminden dolayı Şeddadiler veya Şadiler olarak anılmıştır.
    Muhammed bin Şeddad Kürt aşiretlerinden Selahaddin-i Eyyubi’nin de mensup olduğu Revadiye aşiretinden olan Şeddâd, zamanına göre oldukça ileri düzeyde bir devlet teşkilatı tesis etti.
    Şeddailer, Nahçîwan, Gence, Berba, Dubeyl, Beylekan, Demirkapı, Karabağ, Ani ve Duvin bölgelerinde 215-220 yıl hüküm sürmüştür.Şeddadiler ordusu 1020den itibaren Pakraduni Hanedanlığına ve Hazarlara karşı başarılı seferler düzenlemiş,ayrıca Gürcü, Ermeni, Bizans ve Ruslara karşı da mücadele etmiştir. 1047 ile 1057 yılları arasında Bizans ordusuna karşı savaşmıştır. Bundan sonraki senelerde Şeddadiler'in bölgedeki etkisi giderek küçülmüş.1072′de Anî ve Gence olmak üzere ikiye ayrıldı1067'ten itibaren Şeddadiler,Selçukluların işgaline uğramış ve 1174 yılında Selçuklular tarafından yıkılmıştır.
    Şeddailerde Hükümdar İsimleri
    Muhammed bin Şeddâd (951-971)
    Ali Leşkerî-I bin Muhammed (971-978)
    Merzubân bin Muhammed (978-985)
    Fazl-I bin Muhammed (985-1031)
    Ebü’l Feth Mûsâ (1031-1034)
    Ali Leşkerî-II (1034-1049)
    Anûşirvân bin Leşkerî (1049)
    Ebü’l-Ensâr Şâvur-I (1049-1067)
    Fazl-II bin Şâvur (1067-1073)
    Fazl-III bin Fazl (1073-1075)
    Ani Şûbesi:
    Menûçihr bin Şâvur(1072-1118)
    Ebü’l-Esvar-II Şâvur(1118-1124)
    Fazl-IV bin Şâvur-II(1125-?)
    Mahmûd(?-1131)
    Hûşçihr(1131-?)
    Şeddâd(?-1115)
    Fazl-V(1115-1161)
    Şâhenşâh(1164-1174
    Şeddadi sultanlarından Fadl Bin Muhammed dönemine (983-1031) ait bir gümüş dirhem
    Siyasi başarılarının yanı sıra, Şeddâdiler imar ve kültür alanında da önemli eserler bıraktılar. Müslüman Kürt medeniyetine şahitlik eden bu eserler hala varlıklarını muhafaza ediyorlar.
    Özellikle 18 yıl devletin başında kalan Ebu’l-Ensar Şavur, zamanında, birçok önemli tarihi yapıt tarihe mal oldu. Şavur döneminden günümüze kalan en önemli eserler, hala Gürcistan müzelerinde sergilenen Gence kapılarıdır. Ayrıca Aras nehri üzerinde bulanan Xudafer köprüsü yine Şeddadilerin hükümdarı Fazl zamanında inşa edilmiştir.
    Revvadiler(955-1071)
    Revvadiler,Güney Azerbaycan'da hüküm sürmüş Kürt devletidir.İlk başkentleri Erdebil iken daha sonraları ise Tebriz'e taşınmıştır.
    Ebülhica bin er-Revvad 955 tarihinde Erdebil merkezli Revvadiler devletini kurmuştur.
    1054 yılında Sultan Tuğrul Bey'in öncülüğünde Güney Azerbaycan'a akın eden Büyük Selçuklu Devleti ordusu,Tebriz'e kadar ilerlemiştir. Selçuklular karşısında zayıf düşen Revvadi hükümdarı Ebu Mensur Vehsudan, Tuğrul Bey'in hâkimiyetini kabul etmiş ve adına hutbe okunmasını emredip, sultana değerli hediyeler vermiştir. Revvadi'lerin varlığına Moğollar son vermiştir.
    Revvadi Hükümdarları
    Ebülhica bin er-Revvad
    I.Memlan (988-1000)
    II.Hüseyin (1000-1019)
    Vahsudan (1019-1054)
    Ebu Nasr II.Memlan (1054-1071)
    Eyyûbîler
    Eyyubileri Gösteren Harita
    Eyyûbîler Devleti veya Eyyûbîler (Arapça: أيوبيون 'ayyūbīyūn; 1171-1250, Hama'nın yerel yönetimi olarak 1348'e kadar), Zengi Devleti'nin komutanı olan Kürd lider Selahaddin Eyyûbî'nin kurduğu Sunni İslam Hanedanı'nın egemen olduğu Mısır'daki devletin adıdır.En güçlü olduğu dönemde Mısır, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen'i egemenliği altında tutmuştur.
    Kürd Lider Selahaddin Eyyubi Selahaddin Yusuf bin Eyyubi (Kürtçe: سەلاحەدینی ئەییووبی/Selahedînê Eyûbî; Arapça: صلاح الدين الأيوبي, tam adı: الملك الناصر ابو المظفّر صلاح الدين يوسف ابن ايّوب; el-Melik el-Nasır Ebu'l Muẓaffer Selahaddin Yusuf bin Necmeddin Eyyub)
    Fransız ve Bizans ordularının müşterek saldırılarına karsı büyük başarılar elde eden Selahaddin Eyyubi, İslam dünyasında kendisini büyük sempati duyulan, tam anlamı ile güçlü bir vezir ve önder durumuna geldi. 1171´de, varlığını 200 yıl sürdürmüş olan Mısır Fatımi halifeliğine son verdi. Hicaz, Yemen, Aden ve Mekke´yi aldı. Eyyubilerin buralardaki hâkimiyeti 50 yıldan fazla sürdü. Suriye Kralı Nureddin´in 13 Mayıs 1174´te ölmesi üzerine Selahaddin bir ordu ile Suriye´ye dönerek orayı da hâkimiyeti altına aldı. Bağdat´taki Abbasi halifesi, Mayıs 1174´te Selahaddin Eyyubi´nin krallığını kabul ederek fethettiği topraklardaki otoritesini tanıdı. Musul şehrini de alarak Musul Atabeklerine son veren Selahaddin, ülkesinin sınırlarını Fırat Nehri´ne kadar genişletti. Yukarı Mezopotamya´daki küçük beylikleri de hâkimiyeti altına alan Eyyubi İmparatorluğu´nun sınırları doğuda Dicle Nehri´ne, kuzeyde Ermenistan hudutlarına, güneyde Yemen´e, batıda ise Tunus´a dayanıyordu.
    1187´de Kudüs şehrini Hristiyanların elinden aldı ve bu, İslam dünyasında ona büyük bir saygınlık kazandırdı. İslam´in Sünni öğretisiyle yetişen Selahhadin, kurduğu devletin resmi mezhebinin de Sünni olduğunu ilan etti. Dinde yaptığı reformlardan dolayı, adi Yusuf iken, dini ıslah eden anlamında "Selahhadin " olarak değiştirildi. Eyyubiler döneminde pek çok Kürt yazar, sair, bilim adamı ve aydın yetişti. Izzeddin Ali, Mecdeddin Ebu Saadet, Ibnul Esir el Cezeri (Nasrullah ) bunlardan birkaçıdır.
    Güney Kurdistan(Irak Kurdistanı veya Kuzey Irak) Yönetiminin bastırdığı Para Bir tarafı Selahattin Eyyubi öbür tarafındaysa Kurdistanı temsil eden dört dağ bulunmaktadır.
    Eyyûbîler Kürt Mü? tartışmalarına açıklık
    Eyyûbîlere Kürt, Türk Arap devleti denilmiştir. Ama yaygın görüş Eyyubilerin Kürt kökenli olduklarıdır. Öyle ki, El-Hazrecî'nin Eyyubileri anlatan eserinin ismi Târihu Devleti'l-Ekrâd (Kürd Devletinin Tarihi) ismini taşımaktadır.
    Diyarbakır(Amed) Selahaddin Eyyubi Üniversitesi
    Mervaniler(990-1085)
    Mervânîler
    مروانيون
    Marwānīyūn
    — Nasıruddevle —
    ← 990-1085
    Başkent Meyyafarkin
    Dil(ler) Kürtçe
    Arapça
    Din İslam
    Yönetim Monarşi
    Nasıruddevle
    - 984-990 Baz (Badh, Ebu Abdullah el-Hüseyin bin Dustak el-Harbukti)
    - 990-997 Ebu Ali el-Hüseyin Mevran
    - 1010-1061 Ebu Nasır Ehmed
    Mervânîler (Arapça: مروانيون Marwānīyūn Kürtçe MERWÂNÎLER ) Ebû Abdullah el-Hüseyn bin Düstek el-Bâz tarafından Meyyafarikin'de (Silvan) kurulmuştur.
    Leblebi Kıran Burcu Mardin kapısı ile yeni kapı arasında yer almaktadır. Mervaniler Dönemine ait olan burç 1034 yılında Mervanoğlu Ahmet tarafından yaptırılmıştır.
    10 ve 11. asırda Diyarbakır’da hüküm süren Mervânîler kurucusu Ebû Abdullah el-Hüseyn bin Düstek el-Bâz, onuncu asrın ortasından îtibâren Doğu Anadolu’da fetihlere girişti. İlk önce Erciş’i ve çevresindeki şehirleri aldı. Bâz, nüfuzunu kuvvetlendirerek, Büveyhîlerin hakimiyetindeki Diyarbakır ve Silvan ve Nusaybin’i ele geçirdi. Büveyhî nüfuzunun azalmasından istifâde ederek, 984 senesinde Şiî-Büveyhî sultânı Samsamüddevle Merzubanî’yi mağlûb edip Musul’u ele geçirdi. Bağdâd’ı almak istediyse de başaramadı ve Musul’u boşaltmak zorunda kaldı. 991 senesinde tekrar Musul’u ele geçirmek için harekete geçen Bâz, şehrin hâkimi olan Hamdânîler karşısında mağlûb oldu ve bu muharebede öldü.Bunun üzerine tahta çıkan Hasen bin Mervân,Hamdânîler ile mücâdeleye devam ederek onları iki defa mağlûb etti. Hasen bin Mervân, 997 senesinde Diyarbakır’da öldürülünce, yerine kardeşi Mumehhüdüddevle Sa’îd bin Mervân geçti. Sa’îd ile Ebû Nasr bin Mervân arasında mücâdele başladı. Ebû Nasr, 1011 senesinde Sa’îd’i zehirleterek ortadan kaldırdı ve Mervânî tahtına geçti.
    1011’de hükümdar olan Ebû Nasr, elli seneden fazla hüküm sürdü. Mervânîlerin bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirip refahını yükseltti. Abbasî halifeliğinin yüksek hâkimiyetini tanıdı. Devrin kuvvetli komşu devletlerinden Bizanslılar ve Fâtımîlere karşı istiklâlini korumak için maharetle iyi münâsebette bulundu. Ebû Nasr bin Mervân devrinde Diyarbakır, Silvan ve çevresindeki şehirlerin hayât seviyesi yükseldi. Kültür ve san’at eserleri meydana getirildi, İbn-i Mervân’ın elli senelik saltanatı sırasında hâkim olduğu topraklarda bir sulh ve asayiş devri yaşandı. Âlimler ve şâirler himaye gördüler. Mervânîlerin hâkim olduğu bölgede Şafiî mezhebi yayıldı.Ebû Nasr bin Mervân’ın ölümünden sonra ülke toprakları Nasır ve Sa’îd adlı oğulları arasında bölüşüldü. Böylece Mervânîlerin gücü zayıflamaya başladı. 1085 senesinde Selçuklu ordusu şiddetli bir çarpışmadan sonra bölgeyi ele geçirdi. Son Mervânî hükümdarı Mensur, 1096 senesinde ölünceye kadar Cezîret-i İbni Ömer’de (Cizre) yaşadı.
    MERVÂNÎLER döneminde Diyarbakır 'da(Amed) yapılan On Gözlü Köprü
    Malazgirt Savaşında Kürtlerin Varlığı ve Gerçeklerin İnkarı
    Okullarda öğretilen kafatasçı Eğitim Sisteminde Kürtler göz ardı edilmiş Kürtlere yer verilmemiş veya Kürtlerin başarılarını başka milletlere atfedilmiştir.
    1071 yılında Bizans İle Selçuklular arasında gerçekleşen Malazgirt savaşında Mervaniler 4 ile10 bin arası askerini Alparslan komutasına vermiş ve böylece Anadolu kapılarının Türklere açılmasında Kürtlerin rolü olmuştur.
    Sıbt İbnu'l-Cevzî'nin "Mir'atu'z-Zamân" kaynağında 10 bin, İbnu'd-Devâdârî'nin "Kenzü'l-Durer" kaynağında ise Kürtlerden 4 bin kadar insanın katıldığını açıklamaktadır.
    MAHABAD KÜRT CUMHURİYETİ
    Mahabad Cumhuriyeti
    كوماری مهاباد
    Komarî Mehabad
    ← 1946-1947 →
    Bayrak Arma
    Ulusal marş
    Ey Reqîb

    Başkent Mahabad
    Dil(ler) Kürtçe (resmi)
    Azerice (bölgesel)
    Din İslam
    Yönetim cumhuriyet
    Cumhurbaşkanı
    Başbakan
    Yüzölçümü
    - 1946 37437 km2

    Kürtlerin Yakın zamanda Kurduğu Kısa Ama Modern Cumhuriyet

    Mahabad Cumhuriyeti (Kürtçe: كوماری مهاباد; Komarî Mehabad veya كومار کوردستانه مهاباد; Komara Kurdistana Mehabadê, Farsça:جمهوری مهاباد Jomhuri-e Mahābād) Ocak 1946 Qazî Mihemmed(Kadı Muhammed) tarafından Mahabad başkentli kurulmuş Kürt Devleti.Devletin sınırları Senendec, Uşnu,Miyandoab, Serdest, Bane, Sagiz şehirleri olmak üzere uzun bir coğrafyaya yayılmaktadır.
    Mahabad Cumhuriyeti Bayrağı
    Qazî Mihemmed(Kadı Muhammed) 22 Ocak 1946'da Mahabad'da Çarçıra Meydanın'nda Mehabad Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan etti.
    Aynı Gün Kürdistan Millet Meclisi(KMM) Kürtçe dili devletin resmi dili olarak kabul etti, aynı zamanda "Ey Raqib" ;Kürdistan Marşı ve bayrağı seçildi, bayrağın şekli de böyle idi: üstte kıırmızı, ortada beyaz, altta yeşil, onların üstünde de yirmibir köşeli, sarı bir güneş vardı.

    Kürt Cumhuriyetinin Resmi dili Kürtçedir. Okullarda eğitim Kürtçe ders kitaplarıyla ve Kürtçe verilir.
    Cumhuriyet ilan edildikten kısa bir süre sonra anayasa ve hükümet çalışmaları tamamlanarak 11 5ubat 1946'da 30 üyeli ulusal parlamento'nun ilk toplantısında Qazî Muhammed Cumhurbaşkanı seçilir.On üç üyeli Bakanlar Kurulu oluşturulur: Başbakan ve Bakanlar Kurulu Başkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Savaş Bakanı, Eğitim, Sağlık Bakanı, Dış işleri Bakanı, Ulaştırma Bakanı, Ekonomi Bakanı, Tarım Bakanı, Ticaret Bakanı, İç işleri Bakanı, Adalet Bakanı, Çalışma Bakanı, Haberleşme Bakanı gibi bakanlıklar oluşturulmuştur.
    Genelkurmay Başkanlığına Mele Mustafa Barzani(Mesut Barzani'nin Babası) seçilir.
    Qazî Mihemmed(Kadı Muhammed)
    Qazî Mihemmed'in Parlemontuda yaptığı konuşma;
    "Bugün Güney Kürdistan'da dalgalanan- Kürdistan bayrağıyla süslenmiş kürsüde yeminini eder: "Allah'ın büyüklüğü, Kuran-ı Kerim'in kutsallığı, ülkem ve bayrağım üzerine ant içiyorum ki, kanımın son damlasına ve son nefesime kadar, canımla ve malımla, özgürlük yolunda bayrağımızın göklerde dalgalanması için çalışacağıma söz veriyorum."
    Yapılan Yenilikler
    Mahabad Cumhuriyeti kısa ömürlü olmasına karşın Modern Devlet esasına dayanarak birçok yenilik ve hizmetler gerçekleştirilmiştir.İşte onlardan Bazıları;
    10 Ocak 1946′da yayın hayatına başlamış olan Kurdistan dergisinin yayına devamına ve Kurdistan adlı resmî bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi.
    Kürdistan Milli Meclisi, aldığı kararlar ile eğitim alanında iyileştirme kararı aldı ve genel ve zorunlu ilk öğretimi tesis eden yasalar çıkardı.
    Fakir ailelerin çocuklarına para yardımı, giyecek ve ders kitapları verildi.Kültürel çalışmaların önemini vurgulayan meclis, ilk olarak iki Kürt şairin, Hejar ile Hêmen’in şiir kitaplarını devlet matbaasında bastırdı. Kısa bir süre içerisinde Kürt okulları kuruldu ve Kürtçe eğitime başlandı.
    Hawar ve Hilale adıyla iki yeni dergi yayınlandı.10 Mart’ta ise Sovyetlerin göndermiş olduğu bir verici istasyonu ile Mehabad Radyosu yayın yapmaya başladı.
    Kürt-Azeri ilişkisi
    3 Mayıs 1946'da Mahabad Cumhuriyeti ile Bölgedeki diğer Cumhuriyet olan Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Milli Hükümeti arasında imzalanan anlaşmaya göre;

    1. İki tarafın topraklarından her birine, tarafların her birinin temsilcileri gönderilecek,

    2. Kürtlerin çoğunlukta olduğu Azerbaycan topraklarında Kürt yönetimi temsilcileri, Azerilerin çoğunlukta olduğu Kürt topraklarında ise Azeriler arasında temsilciler bulunduracak,

    3. İki hükûmet, ekonomik sorunlarla uğraşacak olan bir Birleşik Ekonomi Komitesi oluşturacak.

    4. Gerekli olduğu zaman karşıklı askerî yardım yapılacak.

    5. İran hükûmetiyle her türlü görüşmeler, iki hükûmetin onayı alındıktan sonra yürütülecek.

    6. Azerbaycan hükûmeti, kendi topraklarında yaşayan Kürtler için eğitim alanında girişimler örgütlemek amacıyla gerekli olan önlemleri almayı üstlendi. Kürt hükûmeti de kendi tarafından, İran Kürdistan topraklarında yaşayan Azerbaycanlılar için aynı girişimleri gerçekleştirme vaadinde bulundu.

    7. İki halk arasında tarih içinde yerleşmiş olan dostluk ve işbirliği ilişkilerini bozma denemesinde bulunan ya da onların ulusal birliğine el uzatan, kim olursa olsun, iki halk tarafından cezalandırılacaktır.
    Mahabad Cumuriyet'in Yıkılışı
    17 Aralık'ta İran Şah yönetimi orduyu Kürt kentlerine göndererek işgal etti ve Mahabad Cumhuriyeti'ne son verdi. Kürt liderler gözaltına alındı ve 31 Mart 1947 tarihinde Cumhurbaşkanı Qazi Muhammed, Başbakan Hacı Baba Şeyh ve Savunma Bakanı Muhammed Hüseyin Han Seyfi Kadı, Qazi Muhammed'in kardeşi Sadri Qazi, amcasının oğlu Seyfi Qazi Çarçıra Meydanı'nda gizlice asıldı.
    Qazi Muhammed'in İdamı
    Mahabad Kürt Devleti Neden Kısa Süreli Oldu ?Koohi-Kamali Devletin Çöküş Nedenini Şöyle anlatmaktadır;''Öncelikle Kürt toplumunun ana özelliği olan kabile bölünmüşlüğü, merkezi hükümete karşı direnişin sonucunda Kürt Cumhuriyetinin kurulmasında rol oynadığı gibi bu cumhuriyetin yıkılmasına da sebebiyet vermiştir. Değişik kabileler, daha doğrusu bu kabilelerin liderleri arasındaki çatışma ve çekişmeler ulusal hareketin önünde önemli bir engel olmuştur. Bir veya birden çok kabilenin kendi çıkarları uğruna dış güçlerle iş birliği yapması Kürt tarihinde olağan bir haldir. İkinci iç sebep cumhuriyetin iyi örgütlenmiş ve politik deneyimine sahip güçlü yönetimden yoksun olması olgusudur.''
    Yani kısacası Kürtler'in birlik olamaması ve Kürtlerin içinden hainlik yapıp düşmanlarla işbirliği yapmalarıdır. Bugün olduğu gibi Yine Kürtler birlik değiller ve düşmanlar Kürtleri Egemenlik altına kolayca alıyorlar..
    Kürt Tarihinin İnkar Edilmesi Günümüzde bazı Türk tarihçiler bu gerçeği her zamanki gibi inkar edip red etmektedir.Bize dayatılan okullarda öğretilen pohpohlanmış egosu yüksek Atatürkçülük Kemalist Eğitim sisteminde Kürtler yoksayılıp Türk Kürt kardeşliğine darbe vurmuştur.Türk Tarihinde,Kürt Teali Cemiyeti dışında Kürtlere yer verilmeyip,Kürt Teali Cemiyetini de kötü gösterip Kürt düşmanlığını açıkça göstermektedir.
    Bazıları ise''Kürt Tarihi hani nerde geçiyor'' gibi saçma sapan yorumlar yapmaktadır.Bu şekilde diyen arkadaşların ve okullarda öğretilen Türk tarihinde tabiki Kürt tarihi geçmiyor.İlerde Ana Dilde Eğitim gelir ve artık Kürtler kendi Tarihlerini öğrenirler.. Bu ırkçı kafatasçılar Osmanlı devletinin yıkılışından sonra İslam Tabeası yerine ırkçı kafatasçı sistemi getirenlerdir.Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi,Cumhuriyet kurulduktan sonra Kürtlere zulümler başlamış,Atatürkçülük Türkçülük adı altında kafatasçı Eğitim sistemiyle Türk ve Kürt çocuklarına Kürtler düşman ettirilmiş ve Kürtlere dair ne varsa hepsini yoksaymış inkar etmişlerdir.Bugün Mezopotamya ve Anadoluda yaşayan Kürtlerin yarısı bu ırkçı Eğitim sistemiyle kendi özüne benliğine düşman ettirilmiştir.Kürt oldukları halde Kürdüm dahi diyemiyorlar.Tarihini, Kültürünü bilmeyen Kürt nesiller yetişiyor.Kürtlük onlar için bişey ifade etmiyor,çünkü yıllardır beyinlerine türklük pompalanmıştır empoze edilmiştir. Her Milletin olduğu gibi Kürtlerinde kendi tarihini,Dilini,Kültürünü öğrenmesi gerekir..

    Kaynak/ Kürtler.com

  • Korkunun Ecele

    Şilan Yaşar / Kürdün ölüsünden,

    Kürdün heykelinden,

    En çok da dirisinden korkarlar ! Ellerinden gelse kalplerden hatta  Güney Kürdistan'dan da söküp atarlar.

    En... en  çok da Ehmedê Xanî'nin diri zamnından korkarlar. Çünkü: Ehmedê Xanî der ki: '' heykel yıkılır, daha güzeli daha ihtişamlısı tekrar yapılır. Düşmandır, bizleri öldüren katleden sömüren bir düşman mezarlarımıza da değerlerimize de saldırır. Herşey beklenir! Önemli olan bizim devletleşmemizdir. Kürtlerin en büyük sorunu budur'' diyecekti...

    Heykele,  put diyen şuursuz kayum görevlileri... Kendi yüzbinlerce putlarını görmezler mi? Görmezler!

    Konu Kürtler olunca gözleri bir şey görmez! gözleri korkudan kararır,

    Elbeteki korkuları çoktur, ama ne yaparlarsa yapsınlar bilsinler ki korkularının gerçek olması çok yakındır... bilmezler ki, korku insanların en sinsi duşmanıdır, bu düşmanı kendileri yaratıyor sonra da hazin sonlarını hızlandırıyorlar.
    Xani, Kürdlerin ulusal semboludur. Xanê'ye sahip çıkmak bağımsızlık referandumunu desteklemekten, desteği eyleme dökmekten geçer, o heykeli kıran anlayışa en anlamlı cevap bu olur.

    Kürt halkının değerlerine, kültürüne hatta varlığına tahammül edemeyen, ırkçı barbar devletin sorumsuzca, sayısız uygulamasını neretle kınıyorum.

    Unutmasınlar ki, -Korkunun ecele faydası yoktur !-

    ( Makalemi bitirdiğim an tv.de alt yazı geçti :  "Belediyemizce Büyük Ağrı caddesi üzerinde yol yapım ve onarım çalışması esnasında kaza sonucu heykel zarar görmüş olup, bu vesile ile Belediyemiz tarafından yerinden kaldırılarak  yenisini yerine montajlamak üzere sipariş verilerek, en kısa zamanda yerine dikilecektir.).  Önce özür dilesinler sonra dikilsin,  Hadlerini bilsinler, Ehmedê Xanê'nın Anıtına uzanan eller kırılsın !

29. Apr, 2017
  • Soykırım

    102 yıl önce, 24 Nisan 1915'te İstanbul'da tutuklanan 234 Ermeni fikir ve sanat insanı götürüldükleri toplama kampından bir daha dönmediler.
    Ne derseseniz deyin, ama bu İnkara bu Utanmazlığa karşı çıkın.
    Bugün ''SOYKIRMIN'' başlangıç günü.
    ONCA MAZLUMUN AHI YERDE KALMAZ !. Kürtlerin ahı da yerde kalmayacaktır! Şimdi ki yaşdıklarınızın cinnet toplumu olmanızın nedeni de o gün, hertürü alçaklığı, hasiyetsizliği inkar etmenizdir, bu soykırımı açıkça haykır, yüzleş en azından iyileşmen için bunu YAP! 24 Nisan en okumuşların, en bilgililerin ''Toplama kamplarına ' ölüm tarlalarına yok edilmek üzere toplatıldığı TARİH. Aynen ''Katyn Ormanı Katliamı'' gibi yılllarca İnkar edilen..
    AMASIZ, LAKİNSİZ, FAKATSIZ: SOYKIRIMDIR, İNKARI İNSANLIK SUÇUDUR.

  • Yüzünü Bildiklerimizin Yüzsüzlüğü


    Şilan Yaşar / Kırk yıldır, kırk bin şehidiyle bir tek köyü özgürleştiremeyen PKK, yirmi beş yıldır neredeyse bağımsız bir devlet statüsünde yönetilen Güney Kürdistan’ı özgürleştireceğini söylüyor !

    Onların özgürleştirmeye gittikleri her karış Kürdistan toprağı yeniden işgalcilere zafer kazandırıyor:

    Afrin-Türklere

    Kamışlo-Araplara

    Doğu Kürdistan PEJAK’la İran’a teslim,

    Şırnak, Sur, Cizre, Nusaybin yeniden işgal ettirildi.

    Tanrım Güneylileri PKK’dan korusun! Süleymaniye zaten İran işgalinde … Hewler (Erbil)’i kimlere teslim etmeyi düşünüyorlar?

    Kırk yıldır bir tek köyü kurtaramayan PKK, Güney Kürdistan’ı kurtaracakmış !!!

    Madem Kürt olduklarını söylüyorlar asıl yüzlerini göstersinler yada Kürt atasözlerine kulak versinler: ”Heta ez xwediye te bım, Hale mı we ahabe” ”Çu heyfa babe, namusa xu da serda”

25. Apr, 2017
  • Birleşik 'Kürdistan Ordusu'

    PDK ve YNK'ye bağlı Peşmerge Güçleri'nin birleşerek profesyonelliğe ilk adımı atacağı belirtildi.

    Kürdistan Peşmerge Bakanlığı, Kürdistan Demokrat Partisi'ne (PDK) bağlı 80. Birlikleri ile Kürdistan Yurtseverler Birliği'ne (YNK) bağlı 70. Birlikleri kendi bünyesinde toplamak için yeni bir proje hazırlıyor. Peşmerge yetkilileri bu adımla birlikte birleşik bir Peşmerge Ordusu'nun temellerinin atılacağını bildirdi.

    Projeyle birlikte bütün Peşmerge Güçleri'nin tek çatı altında birleşerek büyük bir Kürdistan Ordusu'nun kurulması için ilk adım atılmış olacak.
    YAVER: BİRLEŞİK KÜRT GÜCÜ İÇİN İLK ADIM ATILIYOR

    Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Cabbar Yaver, K24’e yaptığı açıklamada; Bakanlığın, Kürdistan’da görev yapan ABD’li, İngiliz ve Alman askeri danışmanların katkılarıyla hazırladığı bir projeyle bütün Peşmerge Güçleri'ni bakanlık çatısı altında birleştirerek birleşik bir Kürt gücünü oluşturmanın ilk adımını atacaklarını bildirdi.

    MUSTAFA: BU KEZ PROJE ÇOK GÜÇLÜ

    K24’e konuşan YNK’ye bağlı 70. Birlikler Genel Komutanı Şex Cafer Mustafa ise, söz konusu güçlerin birleştirilmesinin önündeki en büyük engelin maddi sorunlar olduğunu söyledi.

    Bu sefer başlatılan projenin daha güçlü olduğunu kaydeden Mustafa, bağımsız Kürdistan’ı koruyacak profesyonel eğitimlerden geçmiş birleşik güçlü bir Peşmerge Ordusu'nun kurulmasına çok az kaldığını belirtti.

    163 BİN KİŞİLİK PEŞMERGE GÜCÜ

    70. ve 80. Birlikler toplamda 120 bin, bakanlık bünyesinde ise 43 bin Peşmerge görev yaptığı biliniyor.
    (K24)

  • Kaladıze Direnişin Sembolü

    Başkan Mesud Barzani, 43 yıl önce Baas rejimi tarafında bomabalanan Süleymaniye'nin Kaladıze ilçesinin Kürtlük iradesi ve direnişin sembolü olduğunu söyledi.

    Başkan Barznai, 24 Nisan 1974’te Baas rejimi tarafından Kaladıze ilçesine düzenlenen bombardımanın yıldönümü dolaysıyla bir mesaj yayımladı.

    Başkanlıktan yapılan açıklamada, Barzani'nin Kaldıze halkının yaşatma ruhuyla düşmana karşı durduğunu belirttiği ifade edildi.

    Mesajda şu ifadelere yer verildi:

    “Kaladıze, Kürtlük iradesi ve direnişin sembolüdür. Düşman önce bombardımanla daha sonra halkı sürgün ederek Kaladıze'nın iradesini kırmak istedi, bölgede hayat ve devrimin ruhunu ortadan kaldırmaya çalıştı. Ancak Kaladıze halkı yaşama ve yaşatmayla düşmanın karşısında durdu. Yaşama iradesi ve yaşatma ruhu tahribatı yenerek kazandı.”

    Irak Baas Hükümetine ait savaş uçaklarının 24 Nisan 1974’te Süleymaniye’nin Kaladıze ilçesini bombalaması sonucu 467 yurttaş şehit düştü.

    43 yıl önceki bombardımanda şehit düşenlerin bir kısmı Süleymaniye Üniversitesi’nin öğrenci ve hocalarıydı. Çünkü o dönem, Baas’ın korkusundan üniversite Kaladıze ilçesine taşınmıştı.

    1982’de katliam anması yapan Kaladızeliler bir kez daha Baas’ın saldırısına uğradı. Burada da 2 kadın şehit düştü, çok sayıda yurttaş da yaralandı.

    Baas Hükümeti katliamlarla yetinmeyerek 1989 yılında halkı zorla yerleşim birimlerinde topladı. İnsanların yaşadığı bölgeler ise yerle bir edildi.
    Irak Baas Hükümetine ait savaş uçaklarının 24 Nisan 1974’te Süleymaniye’nin Kaladıze ilçesini bombalaması sonucu 467 yurttaş şehit düştü.

    43 yıl önceki bombardımanda şehit düşenlerin bir kısmı Süleymaniye Üniversitesi’nin öğrenci ve hocalarıydı. Çünkü o dönem, Baas’ın korkusundan üniversite Kaladıze ilçesine taşınmıştı.

    1982’de katliam anması yapan Kaladızeliler bir kez daha Baas’ın saldırısına uğradı. Burada da 2 kadın şehit düştü, çok sayıda yurttaş da yaralandı.

    Baas Hükümeti katliamlarla yetinmeyerek 1989 yılında halkı zorla yerleşim birimlerinde topladı. İnsanların yaşadığı bölgeler ise yerle bir edildi.

    Kaladıze’de hayat tekrar başladı ancak yaralar halen kapanmış değil.

  • Kerkük Kürdistandır

    “Kerkük; Kürdistan’ın Musul ilinde ve Musul’un 160 kilometre güneydoğusunda bir sıra tepenin altında geniş bir ovanın kenarında ve Edhem ırmağı üzerinde, Şehrezor sancağının merkezinde bir kenttir. 30.000 nüfusu bir kalesi 36 camii 7 medresesi, 15 tekye ve zaviyesi, 12 hanı, ve bedesteni, 8 hamamı, ırmağın üzerinde bir köprüsü,bir ortaokulu ve 18 çocuk okulu, 3 kilisesi ve 1 sinagogu vardır. Bir tepenin üzerinde bulunan kalenin içinde ile kalenin altındaki mahallelerden ve ırmağın sağ tarafındaki bölümden oluşur.
    Kerkük halkının dörtte üçü Kürd, geriye kalanlar Türk, Arap vesairedir. 769 Yahudi ve 460 Keldani de vardır.”
    (Şemseddin Sami, Kamus-ül Alam (1889-1898)

Kerkük Kürdistan'dır .
Kürkük'te AlaRengîn'den rahatsız olan Türkmen ve Araplar boşuna hayal kurup sorun çikarmasınlar .AlaRengîn artik Kerkûk semalarında ilelebet dalgalanacaktır.Kürtler yüzyılardır yüzbinlerce bedeli bugünnü yaşamak için verdi.TC,Îran ve Arap devletlerinin telaş ve korkusunu anliyoruz.Cünkü onlarin asil korkusu kürtlerin yaktığı özgürlük ateşinin kendi başkentlerini sarmaısıdır...

Dest xweşiyê li meclîsa şarê Kerkûk dikim, dest û dilên we saxbin! Bîryara ku meclîsa bajar stendiye li hemû miletê Kurdistanê pîroz be.

Kerkûk Kurdistan'e


Tirk/tirkmen û ereb bila bas bizanin AlaRengÎn dê ji vir pêda her tim dê percek ji jîyana wan be eger ew dixwazin wek camêran li Kerkûk'ê bijîn.Kurd bi sedsalana ji bona rizgarkirina Kurdistan'ê têkosîn û ser kirin bi sedhezaran qurbanî dan.Herweha îrojî mafe wan heye di welatên xwede bi reng û dirûsmên xwe yên netewî de bi azadî bijîn.Tirkmen bi salan di bin zilma Saddam'de wek köle jîyan ,zulm û zorîya Saddam ne wan ne Ji dewleta tirkan nerehet nekir...

 

Kerkuk dilê kurdîstane ala rengîn li kurdîstanîyan pîroz be.

ÎRO ROJA DARDAKİRİNA ALA KURDİSTAN Lİ KERKUKE! KERKUK KURDİSTAN E!

Kerkük Kürdistan'dır .
Kürkük'te AlaRengîn'den rahatsız olan Türkmen ve Araplar boşuna hayal kurup sorun çikarmasınlar .AlaRengîn artik Kerkûk semalarında ilelebet dalgalanacaktır.Kürtler yüzyılardır yüzbinlerce bedeli bugünnü yaşamak için verdi.TC,Îran ve Arap devletlerinin telaş ve korkusunu anliyoruz.Cünkü onlarin asil korkusu kürtlerin yaktığı özgürlük ateşinin kendi başkentlerini sarmaısıdır...

Dest xweşiyê li meclîsa şarê Kerkûk dikim, dest û dilên we saxbin! Bîryara ku meclîsa bajar stendiye li hemû miletê Kurdistanê pîroz be.

Kerkûk Kurdistan'e Tirk/tirkmen û ereb bila bas bizanin AlaRengÎn dê ji vir pêda her tim dê percek ji jîyana wan be eger ew dixwazin wek camêran li Kerkûk'ê bijîn.Kurd bi sedsalana ji bona rizgarkirina Kurdistan'ê têkosîn û ser kirin bi sedhezaran qurbanî dan.Herweha îrojî mafe wan heye di welatên xwede bi reng û dirûsmên xwe yên netewî de bi azadî bijîn.Tirkmen bi salan di bin zilma Saddam'de wek köle jîyan ,zulm û zorîya Saddam ne wan ne Ji dewleta tirkan nerehet nekir...

Kerkuk dilê kurdîstane ala rengîn li kurdîstanîyan pîroz be.