2. Mar, 2017

Bu sabah başucumda Runak Xan’ı bana bakarken, gördüm. Gözgöze geldik,
– Hayırdır? , diye sordum.
Tuhaf, görmeye alışkın olmadığım derin bir kederle bana bakıyordu kafasında bir soru varmış da, sorması doğru mu, yanlış
mı diye evirip çevirdiği yüzünden belli oluyordu. Bir müddet sessizce bakıştık.
Ürktüğümü görünce atmoseri yumuşatmak için uzun kirpiklerni kırpıştırarak
bana şirinlik yaptı.

Gülümseyerek:

– Süleymaniye’ye Gidiyoruz!, dedi, bir çıkın uzattı. Çıkını elinden alıp aralayarak baktım. Rengarenk şefaf, yumuşacık geleneksel giysilerimizdi. Süleymaniye’ye gidecegiz! demişti sakince… Çok sakince söyledi, sanki hergün gidip geldiğimiz bir yere gidedecekmişiz gibi...
Mela Bextiyar’ın haberi var mı?
– Hayır!- , dedi.

-Eee! Anlamadım?
–Aman !, anlamayacak ne var? Mela, askeri operasyona gitti, uzun süre gelmeyecek-.
Konuyu kapatıp çıkından elbiseyi çıkardı, gene elime tutuşturdu.
-Şaka yapıyorsun!, haberi olursa bizi fena halde haşlayacaktır ..

Tavşanlar gibi avurtlarını çökerterek dudak aralığından Cık!.. yaptı dudaklarını büzerek, sözcüğe gerek duymadan, ileri geri ve yanlara oynatarak çıkardığı hayır anlamını taşıyan sözcüğü. Cık…Cık , cık yaptı dudaklarını yayarak..
–Giy şunları, üzerine de peşmerge giysilerini giy.. hiç kimse gittiğimizi bilmeyecek. Elbiseyi tekrar elime tutuşturdu.
Battaniyeler arasından zoraki sıyrılıp ayağa kalktım. Bu fikrini tasvip etmemiştim, vazgeçirmeliyim diye düşündüm. Ancak önemli bir nedeni olmazsa böyle bir riske girmezdi. Sessizce dışarı çıktım, elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltılık yoğurt kasesi, ekmek ve çay tepsisiyle odaya döndüm. Yere, tek dizimi kırarak, yanına sokuldum, sesimi koyultarak:
‘’Saddam, pişmanlık yasası çıkardı biliyorsun!, silahı ile teslim olan Peşmergeyi azad ediyor. Şu anda teslim olanlar şehirlerde dolaşıyor seni görür görmez ele verirler, bu bir! aklında tut.
Ünlü bir ailedensin, tanınmış bir simasın, bu iki!…

Ailen bu habersiz gelişinden rahatsız olacaktır, bu üç!...
Ayrıca, senin başına ödül konmuş: yakaladığında işkenceden sonra; ya kurşuna dizileceksin ya da asılacaksın, ölümlerden ölüm beğen... bu dört!…

Hııh !, dedi tek eliyle saçının bir kısmını başının arkasına savurdu. Hiç istifini bozmadan, okka burnunu kayıtsızca kıvırdı.
(Sinirlenmiştim, farkında olmadan sesimi yükseltmişim)
- Yahu… Sen demiyor muydun her sabah kapı önlerine cesetler atılıyor, diye!? Hı…!?’’
-Ben gene de gideceğim, dedi. Başını dikleştirerek mırın kırın etti…
Yüzüne baktım, şaka yapar hali yoktu. Çay bardağını önüne çekti, sıgara dumanını, tüm saydığım ölüm seçeneklerine meydan okurcasına, savurdu.
O sıra Xéce Ablam odaya girdi.
Xéce’ye doğru yönelerek:
-Saddam’ın başına ödül koyduğu bu hatun Süleymani’ye gidelim diyor!.
–Biliyorum-, dedi Xéce Ablam omuzlarını silkerek.
- Eee.. Sen de bir şey söylesene!?
-Huyunu suyunu bildiğim biri için çenemi yoramam!. Dedi.
-Saddam Hüseyin, Baas Parti’si, Ordusu, El Muhaberat’ı yana döne sizleri arıyor, yakalanırsan bayram edecekler… madem bu riske atılmaya heveslisin tamam… dedim. Hırsla ayağa kalktım.
- Bana da bir şey olursa sebebi de sen olursun, bu da beşşş!..., diye de ekledim.
-Saddam i…ne!, dedi. okka burnunu kıvırarak... Kahkaha atmaktan kendimi alamadım, hakediyordu Saddam..
Partiler Vadisi'ne geldiğim gün tanıştığım ve o'günden sonra uzun yıllar kader birliği yaptığım Runak Xan; yirmi beş yaşlarında, minyon tipli,esmer, dalgalı saçlı , siyah iri badem gözlü, kusursuz yüz hatlarıyla Kürt güzeli bir bayan. Yurtsever bir aileden geliyor; edebiyatçıları ve şehitleri bol bir aile; ünlü şair Piramerd’in torunu; lider kadrosundan idam edilen şehit Şahap ve askerle girdiği çatışmada şehit olan Aram’ın kuzeni. Kocası askeri operasyonlara gittiği gerilimli gecelerde sabahı gece ederdik. Bu nedenle birlikte acı tatlı çok anı, dertlerine ve kaygılarına da ortak etmişti. Yurtsever bir aileden gelmenin sıkıntılarını ve avantajlarını esprili bir dille anlatırken beni saatlerce güldürüyordu. Newroz marşının yazarı ve bestecisi olan dedesinin Asıl adı Süleymani’yeli Tevik ancak Şair olarak Piramerd lakabıyla daha popüler.. Özellikle Newroz şiiri marş olarak en bilindik eseridir. Birlikte söylediğimiz kuplesi:
Newroz, Em rojî salî taze ye, Newroze hatewe. Cejnêkî konî Kurde, be xoşî û behatewe..
Yola çıkma işimiz ciddiyet kazanınca , kendim için değil ama abla olarak gördüğüm Runak Xan için kaygılandım, vazgeçirmeye uğraşmak boşunaydı, sonunda pes ettim..

- Ne zaman gidiyoruz?

-Hemen!...
Alêlacele giyindim iki kat giysiyi üst üste.

Runak Xan, nerdeyse sevinçten uçacaktı yüzünde gülücüklerle sımsıkı sarıldı bana...

Gezintiye gidiyormuşuz gibi karargahtan çıktık. Mekteb-i Askeri’nin geniş odasına girdik. Bir kaç parça öteberi ile bir şeyler arasında gitti geldi. Tamam dedi.
Mülazım Omar’ın önceden haberi olmalıydı ki hiç bir tepki göstermedi.
Karşılıklı olarak ¨Xuhafız¨ dileyerek ayrıldık.
Daha hiç bir şekilde Runak Xan’ı vazgeçirmeye çalışmadım. Artık, ok yaydan çıkmıştı. Yol heycanı beni alıp götürdü. Öyle ki, bir heycan ki içim kıpırkıpır oldu.
Ucunda ölüm olsa bile… Değerdi.

Şehir görecektim hemde en çok görmek istediğim şehri.

-Al bunu! dedi.

Mülazım Omar sana vermemi istedi, dedi.

Açtım, baktım… Beş yüz dinar. Gülümsedim, bizim orada da gelenektir, yola çıkan yolcuya yolluk olarak harçlık ya da azık verilir.

Nawzeng dışına çıktığımızda, çevresine bakındı, sonra keçi yolu dışında bir kayalığa tırmandık. Kocaman bir kayanın arkasına gizlenerek, peşmerge giysilerimizi çıkardık. Çıkınladık.

-Nasıl! Böyle alagarson saç kesimli köylü kızı gördün mü?

-Tabiki görmedim!, dedi, gülümseyrek.

Belinden iki eşarp çıkardı, birini bana verdi. -Hem sen lâl kızı oynayacaksın, saçların kısa olsa da olur!.. Kahkaha attı. Tüm heycanımı ve yol gerginliğimi aldı gitti.
Şene köyü girişine yaklaştığımızda, yoldan saparak, köyün dışına doğru yürüdük.
Derenin kenarında söğüt ağaçları arkasında gizlenmiş beş kişilik at’lı grup, bizi bekliyordu. Aralarında bir tek Kaçakçı Xıdır tanıdık geldi. Selamlaştık. Hiç oyalanmadan, atlara binmemize yardım ettiler. Her şey daha önceden planlanmış. Atlarımiz bile. O’nu yalnız göndermeyeceğimden o kadar eminmiş ki bana at bile hazırlanmıştı.
Kaçakçı Xıdır beni ikinci sıraya Runak Xan’ı arkanın bir önüne alarak kayış dizginlerini sol elimize tutuşturdu.
Doğuştan yirmi yıllık jokey gibi kuruldum.

Oysa ki çocukluğumdan bu yanı At’a binmemiştim.

Bindiğim At'ın ve önde giden Kak Xıdır'ın bundan haberi yoktu...

İlk sıçrattığında, var gücümle At’ın yelesine yapıştım, uzanır gibi abanarak düşme riskini savdım.

Önümde giden Kaçakçı Xıdır, atını mahmuzlayıp duruyor, arkadan bakınca görünüyordu ayakları, kanat gibi atın karnında alçalıp yükseliyordu.
Benim At mahmuzlanmış gibi aynı hızla takip ediyor. Şene köyünün içinden uçarak geçtik. Korkudan At’a zamk gibi yapıştım.
Bir kaç kez at beni sıçrattığında boynundan aşağı tepe taklak düşer gibi oldum, At’ın yelesine her defasında, bir öncekinden fazla yapışıyorum. Dere, tepe demeden var gücleri ile koşturuyor atlar. At başını eğerek koşturuyor sanki, gövdem eğerden at’ın boynuna doğru kayıyor. At hoplayınca, gövdemi kaldırıp eğerin üzerine atıyorum kendimi.. sonra gene bir bakıyorum atın boynuna sarkmışım. Atın yelesini sımsıkı tuttuyorum. Sarp kayalıklarda tökezleyen At’tan az kalsın tekrar fırlıyacak gibi oldum: bir öne bir arkaya, bir sağa, bir sola İçim , dışıma çıkacak gibi oluyor. Düşecekmiş gibi sarsılmaktan; içimde çığlıklar büyüyor, bağırasım geliyor bağıramıyorum. Utanıyorum.. Ayıp!.
Dizgine asılıyorum. Eyerin ön tarafına zamk gibi yapıştırıyorum bacaklarımı..

Kaç köy, kaç dere yatağı geçtik zar zor seçebildim. Atlar çıldırmış, durdurak bilmiyor.

Kendiliklerinden coştukca coşuyorlar. Bir defa bile deh! Demedim, dizginleri çekmedim, tepiklemedim, gemini kasmadım!

Ben hiç bir şey yapmadım! Bu hayvana n’oluyor?. Anlamıyorum!

Birbirlerinin gazına geliyorlardı…
Adeta Pegasus birazdan kanatları açılacak.

Yeter durun! Durun!...
Durdurun atları!, Diye feryadım içimde var gücüyle patlıyor…

Saatlerce içimdeki çığlığı bastırmaktan yoruldum.

Epeyce bir süre sonra, aniden bir mucize oldu; artık At’ın boynuna sarkmıyor, kendimi kasmıyorum eğerin üzerinde rahatlıkla oturabiliyorum.

Derin nefesler çektim, çevremdeki doğal manzaraların tadını çıkardım.

Artık rahattım, dörtnala giden atlar üzerinde hoplasam da gene aynı yere iniyordum.

Bir peşmerge iyi ata binmeli dedim ve kendimi bu sınavdan muaf ettim...

Kaçakçı başı, ormana girmeden arkasına son bir kez bakıp kolaçan etti...

-Devam edecek-

2. Mar, 2017

Sabah saatlerinde Nawzeng’de alışıla gelmeyen bir hareketlilik vardı. Bomboş mahzun duran dağlar aniden silkinip

canlanıyordu. Dağ yollarında bir yığın insan beliriyor. Nicedir boş ve sessiz duran dağların yamaçları

insan akınına uğradı. Bir hareket başladı üçer-beşer doluşmaya başladılar. Üss’de insan sayısı kız-erkek karışımı gurupların gelmesiyle artmaya devam ediyordu. -Peşmerge, askeri operasyondan dönüyor- diye kendimce yorum yaptım. Dağ taş dile gelmis, cıvıl cıvıl kızlı erkekli gruplar muhabbet ederek, şen şakrak koşuşturuyorlar. Kürdistan dağları aniden rengarenk çiçeklerle, gökkuşağının renkleriyle boyanıverdi. Runak Xan ile Nowşirvan’ın, Nawzeng’in zirvesinde bulunan mekanına tırmanıyorduk. Yolda karşılaştığımız gruplarla üçer kez sarılıp, öpüştük. Üzerlerinde şehir giysilerini görünce peşmerge olmadıklarını anladım. Yüzleri maskeli olanlar hızla selam verip geçiyorlar..
-N’oluyor Runak Xan?

-Komela`nın kongresi yapılacak, maskeli olanlar, şehir sorumlularımız-, dedi.-
Bak! şu karşıdan gelen peşmerge bizim ünlü şairimiz Şerko Bekes-, diye de ekledi.

Çağdaş kürd şiirinin Abdullah Goran’dan sonraki en önemli yaşayan temsilcisi YNK Peşmergesiydi. Runak Xan, Şerko Bekes’ı gülümseyerek sesli okuduğu bir şiiriyle karşıladı.

Ölü Şiirler

Bazı ölmüş şiirlerimi
Dün tepelikte toprağa gömdüm
Ama bazen mezarlarını ziyarete gidiyorum
Çünkü biliyorum
Eğer o ölüler olmasaydı
Şimdi bu canlılar olmazdı!

Şerko Bekes, Runak Xan gibi, Süleymaniye’li. Babası, Faik Bekes’in izini sürerek Kürd edebiyatında önemli isim olmuş görünüyor.Çok başarılı, bayıldım şiirlerine. Nowşirvan’ın karargahı civarında onlarca peşmerge vardı; her biriyle tek tek selamlaştık. Runak Xan kardeşi Avat’ı ve diğer peşmergeleri tanıştırdı. Bir yandan da toprak damda gezinenlere selam verdi. Çimenler üzerinde uzananlar, koyu muhabbetteydi, sadece selam verdiler. Güreşenler, bir birini çekiştirenler, kahkahalar... Şehirlerden gelenlerin üzerlerinde şehirlere özgü sıkça görülen hırkalar, gömlekler, desenli veya çizgili etek ve pantolonlar vardı. Giysileri çoşkulu saçları biçimliydi. Koyu renkli gözleri ise Kürdistan güneşi gibi pırıl pırıl parlıyordu. Gençler; spor giysileri ve ince ayakkabılarıyla ceylanlar gibi hoplayarak yürüyor, geldikleri dağları özlemle kucaklıyor gibiydiler. -Üniversite ögrencilerimiz bunlar-, Dedi Runak Xan. Karargah’tan içeri adım atar atmaz uzun boylu, ince bedenli, siyah kısa saçlı 30-35 yaşlarında bir peşmerge oturduğu yerden doğruldu, ellerini uzatıp tokalaştık. Hayli samimi bir tavırla ¨hoşgeldiniz!¨ dedi.

Nowşirwan Mustafa, Kürdistan Yurtseverler birliği’nin önemli yöneticilerinden biri. Mam Celal’den sonraki isim. 1975 yılında kurulan KYB’yi oluşturan solcu Komela’nın lideri. Peşmergelerin sık sık anlattığı efsanevi Peşmerge komutanı, Yılmaz Güney’i anımsatan fiziği ve tavırları dikkatimi çekti. Mimikleri, konuşması ve hareketleri, çok tuhaf bir şekilde Yılmaz Güney’e benziyordu. Yılmaz Güney’i tanımış olsa veya filmini izlemiş olsa, taklit ediyor hissine kapılacaktım. Hem fizikman hemde tavırları, çok bildik ve tanıdık.Yerde oturuyormuş gibi dizlerini kırıp bacaklarını kendine doğru çekmiş vaziyette çayından bir yudum aldığında Yılmaz Güney’in umut filmi posteri karşımda duruyordu. O film karesi, birazdan canlacak sandım. Dışarda sevinç naralari atanlar, üçten-beşten fazla öpüşüyor, kucaklaşıyorlar..

Kak Nowşirvan’ın kartal yuvasında üniversite ögrencilerinin, hareketli ve gürültülü görünümlerini izlemek hoşuma gitti, enerjik halleri ve rahatlıkları dikkat çekiciydi. Herhangi bir baskı ve eziklik yoktu.

Kürtçeye hakim olmaları kendilerini kürdçede rahatlıkla ifade edebiliyor olmaları gayet normaldi. Güney Kürdistan’da Kürtçe hiç bir zaman yasak olmamış.

Diğer üç parça ile kıyaslayınca bir tek biz Kuzeyden gelenler anadilimizi konuşmakta zorluk çekiyoruz.

Nedeni açık: Hayatında okula gitmemiş olan annemin kürtçesiyle konuşan ben çoğu zaman kendimi ifade edemem gayet normal. Gıpta ederek bakıyorum onlara.

Esprileri ve kahkalarıyla dağlar dile gelmiş yankılanarak eşlik ediyorlar. Ya-da şehirde yaşanan coşku; sinema, tiyatro, karakterlerine sinmiş, bir başka baktırıyorlar kendilerine. Sanırsınız, koca dünyadan şehirleri sırtlayıp getirmişler…

Tarif edemediğim, bir çeşit kıpırtı uyanıyor yüreğimde, onlara baktıkça; bakasım geliyor… Puding, kaselerle servis edildi. Yerde bağdaş kurmuş oturan peşmerge komutanı Nowşirvan, uç uca sigara ekleyip içiyor.

Dışarda gürültüler artıyor; sarılmalar, öpüşmeler, hal hatır sormalar ve kahkahalar…
- Dışarda gösteri yapılıyor- dendi. Noşirvan başıyla dışarıyı dışarı işaret ederek –biz de çıkalım- dedi. Hep birlikte dışarıya çıktık. Runak Xan’in kardeşi Kak Avat , Mülazım Omer, Hawre Rüstem bir de Şeyh Ali, geniş bir alan açılarak çember içine alınmışlar. Mülazım Omer , havaya plaket olarak daha minik şeyler atıyor.

Kak Avat ve Mam Rüstem çevik hareketlerle ve atışlarla vuruyorlar. Hiç bir zorlanma ve kasılma göstermeksizin rahatlıkla; takla atarak, arkalarını dönerek, yürüyerek plaket benzeri vuruyorlar dakikalarca havada parçalanan ve salınan nesneler göründü.

Mülazım Omer ayna ile hedefi gösteriyor; Mam Rüstem omuzu üzerinden tüfeği ile arkasındaki hedefi, ters tuttuğu tüfeği, aynadan tek gözü kapalı, öteki gözü namlunun nişangahında… tam isabet, ıskalamadan vuruyor. Dakikalarca hayranlıkla izledim. İzlenmeye değer gösteriler yapıyorlardı gerçekten.

Runak Xan kardeşi Avat’ı şevkatle izlerken anlatmaya başladı; -Mart 1978’de -Türkiye-İran-Irak- üçgeninde cereyan eden ve kısaca Hakkari olayı olarak tarihe geçen o tarihi olayı- anlattı.

YNK(Kürdistan Yurtseverler Birliği)’nin büyük darbe yediği bu olayda, kardeşi Kak Avat soğuktan donmak üzereyken Mülazım Ömer cebinden çıkarıp Kak Avat’ın ağzına kesme şekerler koyarak hayatta kalmasını sağlamış.

O olaydan sağ kalanlar Mülazım Ömer, Şeyh Ali, Mam Rüstem ve Kak Avat ayakta gösteri yapanlardı. Kak Avat en gençleri, yirmi üç yaşında, gözünü budaktan sakınmayan, yiğit, yağız bir kürd delikanlısı.

Gece olduğunda, Süleymaniye’liler muziplik peşindeydi. Üniversite öğrencilerini kafaya alacaklardı. Kafaya alma mecazi anlamda -klaw- (keçeden yapılma bere) deniyor. İyi birer peşmerge olmanın ilk şartı bu sınavdan geçmekmiş(!) Gece yarısı olduğunda, beşer kişilik gruplar oluşturuldu; en fazla kirpi toplayan grup, peşmergelik sınavını başarmış olacaktı.

Her gruba boşalan un cuvalları, boşalan yağ tenekleri ve el feneri dağıtıldı. Teneke altları simsiyah siyah kurumluydu, teneke sesini duyan kirpiler sese yönelirmiş. Yada araba far’ı görmüş tavşan gibi put kesilirmiş. Gruplar kendi aralarında konuşarak farklı yönlere doğru dağıldılar.
Saatlerce gruplar teneke çalarak koşuştular. Her teneke sesinde Karargah içindeki Peşmergeler arasında kahkahalar kopuyordu. Kirpi avı saatler sonrası fiyasko olarak sonuçlandı. Gruplar yorgun argın, elleri boş, yüzleri kömür karası olarak döndüler.

Devam edecek…

2. Mar, 2017

Öğle sularıydı; partiler vadisi: Nawzeng’e vardığımızda. Karlı zirveleri ve derin vadileri ile ; Işıklı ve sessiz vadi geniş bir alanı kaplıyordu. Nawzeng, Süleymaniye’nin kuzeyinde , İran sınırına oldukca yakın bir mekan. Bu ışıklı sessiz vadinin altında yatan heyecan verici umuda uzanan yollar gecikmiş ulusal mücadelenin, sükunetiyle kesilmiş. Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki başkaldıran dağların, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, hakli savaşımızın farkına vardırıyor. Doğru yoldaydım… yüzyıllar süren bir ulusal direnişin merkezindeydim, kendimle gurur duydum, benin yerim burasıydı. Adeta, yıllarca dinlediğim her ayrıntısını bildiğim topraklarımızda, dağlarımızda olmanın heycanı içindeydim. YNK’a birimleri; Mekteb-i siyasinin bulunduğu alan Zéle’de Radyo yayını, Nawende gişti (merkez), HSK'da : -Dolato- ismiyle anılan yerde bulunuyor. Güney Kürdistan’da üçüncü büyük partisi .Irak Kürdistanında tanınan ve bilinen simalarından biri Toprak damda tur atıyor.
Mekteb-i Askeri, 1978’den beri KYB’nin ve Irak Komünist Partisi (Hizbe Şuwi)'nin ’’Nokan’’ üs’sü burada, Pasok Davdava diye anılan yerde bulunuyor. Daha sonrasında, diğer parti ve örgütler de Nawzeng’e üs kurmuşlar. Humeyni, 77 Yaşındaki TUDEH (Iran Komünist partisi) Lideri Kıyanur'ı idam ettirince,
İran Cumhurbaşkanı Beni Sadr kendi canını kurtarmak için evela Nazeng'e sığındı.Her an ünlü ve tanıdık simalarla karşılaşmam mümkündü. Konuklara ve ziyaretcilere ve tüm yurtseverlere dağlarımızda yer vardı.
Peşmerge hareketleri (KDP, KYB, PSK,HSK, IKP,Komela) Nawzeng bu nedenlerden dolayı, -Partiler vadisi- olarak anılıyor.
Şah Iran'i terkettiginde Kürt sendromu yaşayan ülkeler "dikkatli olalım Orta-Doğu'nun haritasi değişmek üzere" derken ,haksız değildi.
Çünkü; parça farkı gözetmeksizin Dola Hizban (partiler vadisi) Nokan'da buluşan her parcadan Kürd örgütleri ve peşmergeleri Humeyni'ye ve Saddam’a karşı birlikte savaşıyordu.
79-82 arasi Kürd siyasi hareketlerinin bu birlikteliği sömürgecilerin korkulu rüyası oldu.
Xece Ablamın deyimiyle;
Kürd halkının ulusal birliğini zor ile parçalayamanın mumkun olmadığına ikna olarak, Kürd halkında bilince çıkan Kürdistanı olma duygusunu mass manipule ve mat
etme yontemine yonelmek zorunda kaldılar. Kürdistan tarihinin en gerçek, en unutulmaz, en etkileyici halk direnişi yaşanıyordu bugün bu topraklarda. Direnen bu halk, haklı mücadelesinde, sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan hakkını koruyan bu insanlar, kimsenin hakkını, toprağını çalmaya, kimseye bir kötülük
yapmaya çalışmıyorlar, kendilerini hayatın içinden silmeye, onu görünmez yapmaya, milyonlarca insanı bir girdaba sıkıştırıp sesini çıkarmamasını isteyenlere karşı “ben varım” diyorlar, “burdayım” diyorlar, “ben insanım, ben halkım haklarım var ve haklarımı savunacağım” diyorlar. O nedenle sadece bombalamakla yetiniyorlardı. Nawzeng, bir çok parti ve örgütün kurtarılmış üssü olarak kurulmuş.
Nawende Gişti ’ye geldiğimiz gün, Runak Xan (hanım) ile tanıştım. YNK polit büro üyesi Mela Baxtiyar´in eşi.Mele Baxtiyar eyleme gitmişti o nedenle Xece dönene kadar yanında kalmamı istedi.
Dışarıya açılan, kapısı olmayan bir hol mutfak olarak kullanılıyordu.
İki peşmerge akşam yemegi hazlığında. Bir Peşmerge de az ilerde başka bir Peşmergenin saçarını kestiriyordu. Runak Xan Benim için banyo hazırlıyordu. Bir takım peşmerge giysisi ve tabanca ve havlu verdi.Önce saçlarımı kestirmek istiyorum dedim. Damda dolaşan peşmergeler soranca konuşuyorlardı. Konuşmalarını, kısmen anlıyor ve kısmen de olsa pek büyük bir zorluk çekmeden onlarla anlaşabiliyordum. Tümsek bir yer bulup oturdum, saçlarım kör bir makasla kesilirken;
Bir kaç kez saçdiplerimi, kaptı , canım yandı. Özür diledi. Kırt kırt!... koyun gibi kırpıldım.
Runak Xan, Banyonun eşiğinde belirdi, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorup uzaklaştı. Banyo kapısı suntadan yapılı , hafifce dokunur dokunmaz sonuna kadar açılıyordu; devasa bir kazan onun yanında boş bir kova ve kovanın yanında bir hamam tası vardı. Ateş ve duman yoktu .. Kazan dışardan ısıtılıyordu. Soğuk su hortumla taşınmış kesintisiz akmakta… Bol sıcak suyla ve sabunla yıkandım. Katlanıp verilen temiz yumuşacık havluyla kurulandım. Mamak Askeri Cezaevi ile kıyaslayınca, beş yıldızlı otel banyosu tadındaydı. Silik aynada uzun zamandir göremediğim, unuttuğum yüzüme baktim; peşmerge giysileri, kısa kesim saçım, ve silahım ile peşmerge olmanın gururunu duydum, mutlu oldum. Giysiler çok hafif ve rahattı. Bileklerin beş santim altında biten paçaları dar, üst kısmı geniş şalvarı giydim. Üzerine yakasız mintan, göğüs kısmında iki cep ve sol kolun pazu kısminda ince uzun dar bir cepcik... Ve beş metre uzunluğunda bir kuşak. Saçlarım kesilince üstüne üstlük banyo da yapınca misliyle hafifledim. Yemek yapan peşmergelerin önünden geçerken bana -mübarek olsun-, dediler. İlk kez böyle bir söylem duymuştum çok hoşuma gitti. Nisan ayı, karlar erimeye yüztutmuş dağ zirvelerine ve vadi derinliklerinde yapışıp kalmışlardı. Karların eridiği yerlerde geçen yıldan kalan sararmış çimenler bastığımız yerlerde çamura bulanıyor.
Dağların arasındaki bir vadinin yamaçlarına yerleşmiş köy evleri tarzında iki veya üç odalı birbirinden uzak peşmerge yapımı kerpiç ve taş karışımı yapılar oluşturuyordu. Kahvaltıdan sonra, bana ynk birimlerini dolaştıracaktı. Biraz ötemde bir peşmerge yerdeki plastik leğende hamur yoğuruyordu, bir diğeri de elinde tuttuğu un çuvalını azar azar boşaltıyordu. Hamuru yoğuran onu izlediğimi farketti ve gülümseyerek selamladı. Yanlarına gittim. Selamlaşırken çevreme bakındım saç, tahta oklava, falan göremedim. Tuhafima gitti. Ufacık bir mekan , kapısı açık bir holden ibaret mutfakta nasıl ekmek yapılacaktı. Bir bezle kapattı yoğurduğu hamurun üzerini. Sohbet arasında, çay buyur ettiler. Hamuru yoğuran, yere bağdaş kurarak oturdu. Plastik leğeni önüne çekti. Hamurdan avuçiçi büyüklüğünde parçalar koparıyor bir tepsinin üzerine bırakıyordu. Unu boşaltan peşmerge de onları birbir avuçiçinde yuvarlıyarak pazı yapıyordu. Sonra yarım topa benzeyen sert bir nesne üzerinde elleriyle döverek yassılaştırıyor. Yassılaştırdığı hamuru çukurun duvarlarına yapıştırıyordu. Daha üç-dört dakika geçmeden pişmiş olarak çıkarıyordu. Annemin yaptığı bazlamının bir boy küçüğü ve incesini yapıyordu. Rengi ve tadı nefis olan bu ekmeklerin nasıl yapıldığını öğrenmiş oldum. Özellikle yerin bir metre derinliğine yerleştirilen kesik küp’ü andıran tandıra bayılmıştım. Dışarı adım attığımızda, yarım dakika geçmeden hemen burnumuzun dibinde bir el silah sesi büyük bir gürültüyle patladı… Yanlızca bir el, çok yakınımızda patladı, sessiz vadide arsızca yankılandı. Durduk. Runak Xan koşarak sesin geldiği yöne gitti. Diğer birimlerden bir grup peşmerge bana doğru koşuşturarak telaşla yanımdan geçtiler. Bende onları takip ederek peşlerinden gittim. Karargahın arka tarafına vardığımızda, gece yemek hazırlayan Mela Baxtiyar’ın iki peşmergesi ile karşılaştık. Birisi yerde yüzüstü iki büklüm büzülmüş, diğeri elinde tüfeği ile karşısında put gibi duruyor. Namlunun ağzı bir metre uzağında duran arkadaşına çevrik.. Nefes nefese , koşturan Peşmergelerden biri, yerdeki peşmergeyi yan yatırarak, kucakladı. Dizlerinin üstüne çekti başını, saçlarını okşadı şevkatle. Şokta olan peşmergenin namlusunu indirildi, silahı elinden alındı. Yankılanıp duran acının sesi bu namludan çıkmıştı… Yerde ki delkanlıdan… deli-kan akıyordu, kuşağının az biraz yukarısında, karın boşluğunda kan dairesi vardı. Üzerine kuşak bastırıldı. Gözleri kısık, yorgun, içine çökük, yüzü acı ile buruşuyor, yüz kasları ve boyun damarları kabarıyor. Yaranın üzerindeki kana bulanan kuşak değiştirildi, yenisi bastırıldı.
-Seni kasıtlı mı vurdu?
-Hayır! Dedi( şevkatli ve titrek bir sesle).
-O benim çocukluk arkadaşım, tüfeklerimizi yağlıyorduk-, dedi. .
İkisi de benimle aynı yaşta henüz gençliğe atılan ilk adımlarda...
Yüzünü gördüğüm, tanıdığım akranım olan birilerinin ölümü karşısında,
kendim haala yaşadığım için bir suçluluk duygusuna kapılır, göz yaşlarıma engel olamazdım.
Ortada bir haksızlık olduğu kanatine kapılır neden diye sormadan edemezdim...
Çünkü, daha yolun başında yaşayabileceklerini yaşayamadan, yapabileceklerini yapamadan dünyadan göçmek...
işte sırf bu nedenden dolayı isyan eder tanrının varlığına inanmazdım.
Yaralı peşmerge yerde can çekişiyorken...
Yarı bedenini kucağında tutan peşmerge, dudak aralığından bir kaç damla su damlatırken
- Tüfek mi yağlıyorsun ? dedi. Acımsı bir tebessümle.
Sabah saatleri olmasına rağmen gün uzamadı.. Kısa bir geçmiş sabitlendi; sessiz ve hicran yüklü bir boşluğa... dünyasından renkler, kokular.. özlemler..Gelecek yok.. yaşanmadı… Yaşanmayacak..Bir meltem gibi hayatı yavas ve sessizce sıvışıverdi …
YNK savcısı: Faruk Abdullah’ın ölüm nedeni -kaza kurşunu- diye yazdı tuttuğu rapora. Kak Faruk defnedildi/ 2/4/1981/Nawzeng
Birbirine koşut sekiz dağ arasında, düşman askeri kılığında, rol çalan eceldi…
Dün gece yemek yapan iki peşmergeden ikisi de bizlerden daha derin bir sessizlige gömüldü;
biri yeraltında diğeri yerüstünde arkadaşının mezarı başında.
Dağlar matem sessizliğinde bu defa. Silah sesi , bu sessizliği bozmuştu; ama sessizlik katlanarak geri döndü; Acının vakti ve mekanı böyle ve burası olmamalıydı… Artık ne sabahın erken saatlerinde yapılan bombardımanlar, ne de haşerelerin saldırısı umrumdaydı. Bir kayanın dibinde İçimdeki acı boğazıma kadar yükselirken durmaksızın ağladım.. Ben ağlarken Aram Tigran’ın şarkısında; ’’ Dünyaya bir daha gelirsem; ne kadar tank tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz cümbüş ve zurna yapacağım’’..., diyordu…

2. Mar, 2017

Xèce Ablam İran Kürdistan’ından döndüğünde, kendisiyle birlikte tanımadığımız birini yanında getirdi.
Bizler gibi Türkiye’den can havliyle kaçan biriydi;
Xece onu Ulaş Bardakçı’ya benzettiği için kod adını da öyle olmasını düşünmüş olmalıydı ki.
Bizlere Ulaş olarak tanıştırdı.
Yirmi beş yaşında, tıknaz, sarışın. İstanbul türkcesi ile konuşan, neşeli biri.
Esprileri ve gülümsemesi çocuksu, bakışları şeytancaydı..
Onu her gördüğümde Şam Şeytanı diyesim vardı nedense….
-Yaktılar beni. Diyordu. Genzini temizleyerek bir müddet susuyor sonra tekrar anlatmaya devam ediyordu.
- Çıra gibi cayır cayır yaktılar beni!... Tek suçu bilmeden istemeyerek yataklık yapmaktı.

Çocukluk arkadaşı Paşa Güven'in ne lider oluşundan ne de uçak kaçırdığından haberi olmuştu.

Ta ki kendisi Dev-sol militanı olarak evden alınana dek.

Polisler yaka paça işkenceye alacakken, Ulaş polislerin ayağına kapanıyor.

Elinizi ayağınızı bilmem neyinizi yiyim abiler, diye yalvarınca işkenceciler şoke oluyor.

Noluyor oğlum !? daha bir fiske yemedin nerdeydeyse b...kumuzu yiyeceksin? diyorlar.

Ulaş: Abiler ne uçak kaçırması ben hayatımda uçağa bile binmedim! ne işim olur uçak kaçırmakla?

Hıı?

Her ne olduysa bir karombol durumunda karakoldan kaçma fırsatı yakalıyor. Şans eseri o sıralar izin kullanan Yüksekovada askerlik yapan arkadaşı ona sınırı işaret ediyor.

İran Kürdistan'ına vardığın aşiret kavgasının ortasında buluyor kendini. Derken aşiret mensupları türkçe bilmedikleri için o sürede Soma Bradost mıntıkasında kalan İkram Abiye teslim ediyorlar.

Xece de gelince, Ala-Rızagari kampı o gece dört parçaya dağılmışların ilk kez bir araya toplandığı gece oldu, oldukca kalabalıktı. Arkadaşları birarada görmek bir araya gelmek gece olmasına rağmen hepimiz için, yeni bir gün başlangıcı oldu. Yemekten sonra eğlenceli bir sohbet başladı. Sonra sırayla şarkılar söylendi, halaylar çekildi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Eee! Dedi Ulaş,- Çiftetelli yok mu? -Bilen var mı ki? Dedik. Ulaş , bıyıkaltından sırıtınca... Alkışlar eşliğinde çiftetelli temposu tutturduk. Ulaş : Hiç dayanamam! dedi. Omuzlarini titreterek oturduğu yerden fırladı. Diyarbakır’lı Sılo’da , Ulaş’ın karşısına geçerek eşlik etmeye çalışıyor. Sılo, asık zaza suratıyla çok iddialı kalktı, kendisinden bağımsız organları varmış gibi garip figürlerle çiftetelli oynadığını sanıyordu, veya dalga geçer gibiydi.. ...O günlerde YNK radyosu Kak Pışko'nun DJ'liğiyle çok popülerdi. Yayın saatlerinde volümü sonuna kadar açar, zevkle dinlerdik. Kak Pışko, Radyonun açılışını ve kapanışını arada bir internasyonal marşı ile yapıyordu. Her defasında bizde marşa hep bir ağızdan eşlik ediyorduk. Araya cızırtılarla parazit ''Saddam altındır mücevharattır'' marşı giriyor ancak Pışko onu da komik esprileriyle geçiştirerek bizleri güldürüyordu. Bir sabah yüzümü yıkarken -Bacı! Dedi Ulaş fısıldayarak ’’ intır mintır ’’ diyorsunuz .. O nedir ? Daha uykunun mahurluğu varken soruya soruyla karşılık veriyorum; Kim diyor ?.. ne zaman diyor? -Yahu! bazen radyo açılırken ve kapanırken hep bir ağızdan radyoda çalan müziğe eşlik ediyorsunuz ya… onu diyorum…! Haaa! …İnternasyonal marşını soruyorsun. -Bir daha sor bakayım!- (gülümseyerek) -Yaw!.. anladın işte, benim kürtçem yok biliosun… Peki tamam sana anlatacağım. İnternational: Uluslararası demektir- internationel marşının orjinali Fransızca 1888 yılında bestelenmiş. Bu beste tüm dünya solu tarafından kabul görmüş ve diğer dillerde çevirilerde de bu besteye sadık kalınmış. Mesela nakarat kısmında internayonal dendiğinde her dilde aynı anda aynı kelimeyle söyleme özelliği taşıyor. Sözleri şu şekildedir; -Uyan artık uykudan uyan. Uyan esirler dünyası. Zulme karşı hıncımız volkan. Kavgamız ölüm-dirim kavgası. Mazi ta kökünden silinsin. Biz başka alem isteriz. Bizi hiçe sayanlar bilsin. Bundan sonra her şey biziz.. Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık. Enternasyonal'le kurtulur insanlık. İki kıtası daha var ama marş olarak bu kadarı söyleniyor dedim, yazdım verdim eline, baktı… baktı… Aman be bacı!, dedi. Bunu ezberleyecek kafa var mı bende!? .. boşver dedi, kağıdı yere bırakıp gitti. Ulaş, kışın kalacağımız köy tipi evlerin inşatında marangoz işlerinin çoğunu itina ile yerine getiriyordu. Mahirdi el işlerinde. Boyu gibi, kısa olan elleri ve kolları maharetliydi.Aylarca gıkı çıkmadan Nazengte ki kampımızın kapı pençerelerini özenle tamamladı. ... Çıkış yollarımız kapanmış, heran saldırıya uğrayabilecek günlerdeydik. Düşmana tutsak olmak, düşünsel bir moral üstünlüğü yaratırken, kardeşe tutsak olmak düşünsel demoralize yaratıyordu.

Biz her ikisi arasında sıkışıp kalmıştık. Şu an itibariyle, hem tutsak hem kavgacıydık.. Bu tutsaklık durumunda Kaçakçılar gelemez oldu. Kaçakçı pazarı (Qasım-e Reş) kapandı.

Erzak sıkıntısı bir hayli zorlarken, elde kalan tek pirinç çuvalları bir müddet sonra tiksindirir oldu. Kırmızı toz biberle renk vererek kaynatmaya başlandı. Kırmızı pilavla ilgili ilk espri Nowşirandan geldi.

Gene kendine özgü oturuşuya: yerde oturuyormuş gibi dizlerini kırıp bacaklarını kendine doğru çekmiş vaziyetteydi.

Başıyla pilav tabağını işaret ederek; ’’ Şayet bir gün evlenirsem,... eve geldiğimde karım öğün olarak salçalı pilav servis ederse… aynı gün talak edeceğim!’’, dedi. Hepimizi katıla katıla güldürdü. ... Bir sabah, çadırımızı gizleyen ceviz ağacının çevresinde beliren bir peşmerge: -Hawre Xece’ye pusula getirdim!,dedi. Tanımadığım ilk defa karşılaştığım bir Peşmergeydi. Tam Xece’ye sesleneceğim anda; Xèce çadırdan çıktı pusulayı aldı.. -Acilen cevabı bekleyeceğim- dedi. Uzaktan geldiği herhalinden anlaşılıyordu.

Başındaki camedani Barzani peşmergelerinin taktığı gibi kırmızı renkteydi.. Gelen pusula Ulaş’la ilgiliydi.

Zaxo’da KDP zindanında alıkoyulmuş. Üzerinde kimliğine ve geçiş iznine dair hiç bir belge olmaması kuşku uyandırmış. Xece’den, Ulaş’ı tanıyıp tanımadığını teyyid etmesi isteniyordu. Axır, Xèce’nin yolladığı pusuladan bir-iki hafta sonra Ulaş yeniden aramıza döndü. Döndü ama aramıza karışmaya pek niyetli değildi… Bu defa kibirden değil aksine bu defa bitmiş, tükenmiş, bedenini taşıyamaz haldeydi. Gece gündüz iki battaniye arasında cansız , ruhsuz uyuyordu. Onun kadar cevval biri için oldukca sıradışı bir haldi. İkinci haftasında: offf, pufff ve iç çekişleri ile varlığını hissettirdi. Yol yorgunudur diye kimse onu rahatsiz etmiyordu. Kendiliğinden de rahat edeceğe benzemiyordu. Yeme içmeden kesilmiş iğne ipliğe dönmüştü. Uyku arası inlemeleri bardağı taşıran son damla oldu: -Yaw kaç hata oldu! dedi Xalo, Ulaş geleli?. Ulaş’ı n’apsak da ayağa kaldırsak.. aramıza karışsın artık!, dedi Yaşar. -O bize karışmazsa biz ona karışırız!- dedi Naci. -Hadi!, dedim. Karışalım! Beş-altı kişi toplanip Ulaş’ın uzandığı köşenin çevresini sardık.

-Ulaş! Dedi Naci: -Yediğin içtiğin senin olsun, neler gördün hele bir anlat!.

Ulaş hızla yüzünü duvara çevirdi, battaniyeyi yüzüne çekti.

Boğuk ve bezgin bir sesle; Offf! Dedi. Çekilin başımdan!

-Olmaz!, dedik hep bir ağızdan. Zındanı da anlatacaksın! Ulaş, gene offff, puff etti:

-Gitmeliyim !-, dedi. Gi de ce ğim! diye ekledi kekeleyere.

-Gene gidersin-, dedi Naci. Yollar tutulmuş, gidersin seni yarı yoldan gene dönderirler zındana atarlar, onu da anlatırsın! Hele İlk gidişini anlat !?. Çevik bir hareketle, uzandığı yerden oturma vaziyeti alarak: başına dikilen bizleri gözlerini kısarak süzdü sonra:

-Ben istanbul çocuğuyum oğlum, martı, deniz, araba, insan görmek istiyorum! dedi ağlamaklı bir ses tonuyla; -dağda kalamam!-, diye de ekledi. Sırtüstü uzandı, battaniyeyi tekrar yüzüne çekti.

Mesut; Ne demek laaa.... sence biz insan değil miyiz? -Sen İstanbul çocuğuysan biz de Diyarbekir çocuğuyuz! Dedi Çeko.

Galip Osman: Lafı geveleme hele bir söyle biz ne çocuğuyuz?.. Ulaş, yavaşça battaniyeyi araladı:

Önemli bir şey söyleyecekmiş gibi sesini kalınlaştırarak:

-Nasıl söyleyim, siz uzun süre dağda kala kala başka bir acaip... bir cins olmuşsunuz-,

-Hem Kürtlerin bütün şehirleri kırsal alan sayılır, o nedenle sizler dağda kalmayı sorun etmiyorsunuz- dedi akıcı ve kibar İstanbul türkçesiyle.

-Tamam! dedik köylü bir milletiz , peki o dediğin cins nedir, Ne cinsine benzemişiz?!... diye sorduk hep bir ağızdan.

Ulaş, güdük boyu ve sarı civciv kafasıyla aniden ayağa fırladı:

-Çekilin ulan başımdan hayvaaanlar!,dedi, sinirle çattığı kaşları yekpare hal almış her birimizi süzerek biçti geçti.

Peşinden gittik, tuvalete gideceğini anladımızda yolumuzu ayırdık.

Gelmesini bekledik. Geldi. - Evet şimdi konumuza dönebiliriz, dedi Baran.

Ulaş’ın dudakları anlamsızca kıpırdadı, başını salladı, konuşmaya başlayacaktı kı, çiftetelli müziği mırıldandık hep bir ağızdan.

Omuzlarini titreterek yanımızdan geçti… gitti… -Hah iste! dedi Canip..… -Deli aramıza döndü , hele bir durun onun başına ne getirecem!-

Aksam yemeği sonrası dışarda çaylar içilirken: tüm gözler Ulaş’a yöneldi. Ulaş aylar sonra, ayağa kalkmış, beti benzi az biraz yerine gelmişti, çevresine mutlu memnun gülümsüyordu.

Sırtını karargahın duvarına dayamış bir elinde sıgara diğerinde plastik çay bardağı, ağır ağır çayın tadını kokusunu içine çekerek yudumluyor.

–İyi ki yollar kapalı da KDP seni gerisin geri gönderdi- dedi Canip.

Ulaş’a sarıldı sonra bir iki sırtladı, sonra yere tekrar bıraktı.

Çocuk gibi dalaştılar dakikalarca… sonra hemen yanıbaşımda bir kayanın üzerine oturdu:

- Ulaş! Dedi Canip. – Cebinde fare var!-

-Haaadi leyn!, dedi Ulaş. cıgarasını tüttürüyor, çayını keyifle yudumluyordu. (Ulaş için en hasssas konu geceleri tomar tomar tepemizde turnuva yapan farelerdi, fareden çok korkuyor daha doğrusu, kendi deyimiyle -iğreniyorum- diyordu.)

Ne olduysa o anda oldu. Cebinde kıpırdayan şeyi farketmesi ile, elektrik çarpmışa döndü. Çay bardağını ve cıgarasını fırlatması bir oldu. Ulaş uckurunu çözerken, anlaşılmaz mırıltılarla irkiliyordu. Arkamı döndüm.

Paldir küldür koşuşturmaya başladı Nowşirvan’ın kartal yuvasının bulunduğu kayalık yamaca yöneldi. Yamacın başında tam tepemizi görecek, nutuk atacak şekilde durdu.

Geniş kalabalığı tehdit vaziyette, İşaret parmağını sallayarak:

-Vallahi! Celal Talabani, Mesud Barzani ve Xece Abla'yı dinlemem... hepinizi tararımmm! Siz insan misiniz laaannn!.. Hayvanlarrr...!
O Gece, Ulaş tüm stresini ve öfkesini atmış olarak, çiftettelisini keyifle oynadı.

2. Mar, 2017

Şilan Yaşar/ Çadıra girdiğimde, Xèce çadırda oturmuş kendisine gelen varakalari açıyordu. Dağ’da Parti ve örgütler arası iletişim, küçük rulolar halinde gönderilen varakalar ile yapılıyordu. Küçük parmağın büyüklüğü kadar bir rulo yapılıyor sonra başka bir kat kağıtla özenle sarılıyor ve izolabantla bantlanıyordu.
Sana Suriye’den varaka var hawre Xèce veya sana bilmem hangi mesuldan varaka getirdim Hawre Xèce diyorlardı. Arap harfleri ile yazili Kürdçe mektuplar.
Xèce soldan sağa doğru yazarken ve kalemin alt çizgide yuvarlanışından Gelen varakalara soranca yanit verdiği, uzandığım yerden farkediyorum, gıpta ederek bakiyorum.
Xece, dil konusunda özel bir yeteneğe sahipti, henüz öğrenciyken Haşet kitabevinde Fransizca çeviriler yapıyordu.
Mam Celal ve Hero Xan, Xèce’nin Peşmergelere verdiği seminerlerin çok ilgi gördüğünü, Xece’nin soranca’da kisa zamanda çok ilerleme kaydettigini söylüyorlardı.
Yazi bazında da sorancası ilgi görmüş, takdir ediliyordu. Xece Ablam kendisine gelen varakalara cevap yazıyordu. Soldan sağa doğru yazıyor bakıyorum bir müddert daha.
Arap harfleri ile Kürdçe okumak ve yazmak istiyorum, bir an önce!.
Runak Xan’la birlikte geceleri sabah ettiğimiz günler içerisinde, bedenen ve ruhen yorulmuş olmalıydım ki; Xéce’yi izlerken uyuya kalmışım.
Acılı bir inleme ve uflama ile irkilerek uyandım. Gözlerim kapalı, algılarım tam açılmamış, uykunun kolları arasından benliğimi sıyıramıyorum.
Ama sesi çok net duyuyorum… Gözlerimi açıyorum…Çadır içinde bir el feneri bir yanıyor bir sönüyordu. Yandığı o kısa aralıkta asla görmek istemeyeceğim manzara ile karşılaştım; Xéce çadirin orta yerinde dizleri üzerine çömelmiş, iki kat olmuş…büzüldükce, büzülüyor… Büzülürken iki kolunu karnina doğru bastiriyor. İki büklüm oluyor... Kafasi nerdeyse yere değecek. Dehşete kapıldım; kalbime ve beynimin şiddetle bir şeyler çarptı. Emekleyerek yanina yaklaştım. El fenerimi yaktim: Vuruldun mu !?.. -Hayir! Çadir perdelerini indirirken elimi bir şey soktu, karanlikta göremedim ne olduğunu, derken sesi titriyor kesik kesik nefes alıyordu. El fenerimi avcunun içine tuttum, bıçağı elime aldim. Diş izi aradım..diş izi yok , hiç bir iz yok. - Neresi ağriyor ? -Avcumun tamamı ağrıyor. Ateş basılmış gibi …
Sağ eli ile ağrıyan elini sallıyarak sıkıyor.. Acıdan kurtulmak için bir o yana bir bu yana savuruyor elini.. Dışarı çıkıp var gücümle bağırdım: -Doktor cağırınnnnn!, Aceleeee!... YNK doktoru Kek Neriman’ı Nawende Gışti’de görmüştüm. Gelmesi en az iki saat sürerdi. Xece dizleri üzerine çömelmiş, beli bükük basi yere yakin, ağrıyan elini, diğer eli ile avuçlamiş sıktıkca sıkıyor. Arada bir konusturup yüzüne ve gözlerine bakiyorum. Avucunda sıktığı ağrıyan elini kaptım, tekrar el feneri ile baktim: bilekleri de dahil morarma ve kasilma vardı. İçim karardı. Kardeş öyle bir şey ki, ne anaya,ne babaya,ne de başka bir sevgiye eş değer. Kardeş sevgisi başka coğrafyalarda bu kadar yoğun değildir herhalde. Bizim coğrafyadaki çok zor şartlar daima bir büyüğü bir yaş bile küçük olsa küçüğüne anne/baba kılar. Siz onun sorumluluğu ile büyürsünüz. Ve bir bakmışsınız ki o korkunç şartlar sizi birbirinize doğa üstü bir şekilde bağlamış. Aranızda akla mantığa sığmayan bir bağ oluşur. Yemin ederim size ablamın çektiği tüm acıyı bedenimde hissediyordum!.. Biliyorum bu söylediğimin biyolojik, fizyolojik , bilimsel açıklaması yok ama gerçekten nefesimin tükendiğini hissediyordum! Çadırımızı sabitleştiren ipler sağdan soldan çekiştiriliyor, gelenler vardı. Uzunlu kısalı siluetleri belirdi çadırın ön tarafinda. Çadirin fermuarini açtım. Arkadaşlar merakla başlarını uzatıp Xece’ye bakıyorlar sonra çadirin dışında dizleri üzerine çömelerek merakla bekliyorlardı. Xèce’yi o halde görenlerin yüzleri asıldı.. Bir an önce doktor gelmeli! Dediler. Hemfikirdik. -Ne sokmuş olabilir acaba ? dedi Sımko.-Arayalim! Dedi Zirek. El fenerini yakarak çadırınn sağını solunu önünü ve arkasini taramaya başladılar. On koldan çadırın çevresini, taşların altını, sağını solunu civarını kolaçan edenler operasyon alanını genişletmeye niyetliydiler. Gecenin zifiri karanlığında elfenerleri; ateş böcekleri gibi sarmis sessiz sedasiz geziniyorlarken Dr. Neriman’ın geldiğini duyurdu Simko. Xèce’nin acısı, şiddetle devam ediyordu. Yüzü kıpkırmızı, alninda ter birikintileri ; başını yerden kaldırarak Doktor Neriman’ı zoraki selamladi. Elindeki morarma kol dirseğine kadar yayilmis; eli normal el büyüklügünün üç katı genişlemiş, parmakları mor renginde boğum boğum olmuştu. O’an fazla bakamadim içim ezildi, arkamı döndüm. Doktor Neriman avuç içine iğne vururken, zifiri gecenin , derin sessizliginde Sultan’in çadır yakınlarında gördüğü bir şey vardi: Buldum! Dedi. Taşın altindan çıktı. Ahaaa!, Ahaaa budur! ( ayak sesleri ve koşuşturmalar)-Tew ( hadi be) ! dedi Xelil. Bu ¨paspasok¨tur, akrebe benzer ama değildir. Bu zehirsizdir.
-Yok yaw!, dedi Sultan. Valla-da budur… billa-da budur … Bu değilse niye kaçıyor!...
Xèce o anda yüzüme baktı; az önceki ; zoraki, acılı bir tebessümü yeniden belirdi. Sultan’ın yorumu ilginçti, güldürmüştü bizi.
Çadir dışından gelen sesler , nefesler güç veriyordu bize. Doktor Neriman gülümseyerek: Xece!, dedi… yoldaşların dışarda boyunlarini bükmüş.. tez iyileş!.
Doktor Neriman, ağrının kesilmediğini görünce ; enjektörü santim santim Xece’nin avucunun tamamini delik deşik edercesine ağrıkesici enjekte ediyordu. Lakin gene de Ağrı kesilmiyordu. Xéce avuçlamış ağriyan elini yere sürüyor sıkıyor, başının üzerine çıkarıyor, olduğu yerde dizleri üzerinde hala kıvranıyordu. Daha fazla bakmaya ve nefesimi tutmaya dayanamadım, Çadırın dışına attim kendimi, püfür püfür esen yel den derin bir nefes çektim. Çadırın cevresini saran kırk-elli kişi dağ yamacina sırtlarını dayamış boyunlarını bükmüştü. Doktor Neriman’in dediği gibi üzgündüler. – Bu değilse neden kaçıyor ! diyen Sultan, dudak büküyor, burun kıvırıyordu. Hıh! Diyordu…
Doktor Neriman , Sultan’la ayni fikirde değildi ¨ yılan sokmasi¨ dedi.
Xéce’nin ağrısı sabaha kadar kesilmedi, dizleri üzerinde , iki büklüm, kıvrandı durdu. Dirseğine kadar morarmış ve kasılan elini , diğer eli ile sıkarak nereye vuracağını ve nereye koyacagini bilemiyordu. Yanına uzandım, acı ile bitkin düşmüş yüzünü seyrederken, yüz ifadesinden ağrı derecesini kestirmeye çalışıyordum. – Morarti azalmış! Dedim sırf moral vermek için. Xece büzüldügü yerden sıkıntıyla kıpırdandi:
-Su..! , dedi titrek ve yorgun bir ses tonuyla. Ok gibi yerimden fırladım. Çadırın az ötesinde akan dereden matarasini doldurup getirdim.
Solgun yüzü ter içinde kalmış vaziyette, çadırın orta yerinde öylece yüzükoyun uzanmış... Öyle sessiz yatıyordu; acıdan sızmış gibi…
Xece’nin nefesini kontrol ettim, nefes aldığını görünce rahatladım.
Üzerine battaniye örterken gece yaşadığı acı ile tekrar sarsıldı ve gözlerini açtı... Bir kaç yudum su içti.
Sabahın erken saati yapacak çok fazla bir şey yoktu.
Uykum kaçmış, karnım acıkmıştı. Güneşin dağ yüzeyini dalgalanarak salındığı ılık , hoş, ve büyüleyici esintisi beni iyiden canlandırmış ve heycanlandırmıştı.
Yaşamak güzel şey be Nazım!, diyerek mutfak çadırımıza doğru hoplayarak bir çırpıda vardım.