2. Mar, 2017

Şilan Yaşar / Dörtnala Şene köyüne vardık. Yolumuz köyün içinden geçiyordu. Üss’e en yakın yer o köydü. Bundan sonrasını artık yalnız yürüyecektik..
İki saatlik bir yürüyüşün ardından, saat üç suları Nawzengin göründüğü noktaya geldik. Kayalık bir yamaçta Peşmerge giysilerimizi giydik.. Kayalıklardan aşşağı bir çırpıda iniverdik. Kulağımıza helikopter sesi geldi. Emin olmak için dikkat kesildik. Ciddiye almadık, aman! dedik iki-üç günde bir tepemizde dolanmıyorlar mıydı zaten?
Eğer rotor sesi az ise çok alçaktan uçmuyorlarsa pek aldırış etmezdik. İlk intiba da bu defa gidici görünüyordu. Biraz bekledik... Ama olmadı. Tam tersine rotor sesi arttıkça arttı. Yaklaşıyordu. Şimdi daha iyi ayırt edebiliyorduk. Uçaklar ve helikopterler tepemizdeydi... Ne kadar yakındalar diye bakacak oldum: güneş gözümü aldı. Rotor gürültüsü kulak zarı patlatırcasına arttı. 5-10 dakika geçmedi belli belirsiz patlamalar ve silah sesleri gelmeye başladı. Yukardaki kayalıklara doğru koşturmaya başladık, Peşmergelerin korkulu rüyası helikopterler artık ensemizdeydi.
Gafil avlanmıştık, sığınaklardan baya bir uzaklardaydık. Kayalıkların tepesine doğru koşmaya başladık. Koşuyorduk, hareket halindeydik ... bizi görmemeleri imkansızdı. Yine de koşmaya devam ediyorduk.
Uzaklaşır gibi olunca sevindim. Derin bir nefes alacaktım ki; Yarım daire çizerek geri döndüler. Belli ki hedefi saptamışlar. Bir kaç saniye geçmeden, bombardıman tekrar başladı: önce güçlü bir patlama dağın sesizliğini yırttı, sonra dağın kendisini yırttı, göğe fışkırdı. Ben ne yırtılan yerde ne de aşağıdakileri göğe fışkıran yerdeydim. Orta da bir yerde kulaklarıma çivi gibi ding! ding! Çakılan yerdeydim. Beynim zonkluyor, beynimden cümle kurmama ve konuşmama yarayan tüm harfler uçuşuyor.. zerrelere bölünüp bilinmedk yerelere saçılıyo, sadece genzimde biçemlenen dizgelerden tek harfe takılı kalıyor: Aaaaa!!...
. Bir kaç koldan Nazeng bombalanıyordu, Helikopter bölge üzerinde geniş açılı dönüşler yapıyor bize doğru yaklaşıyordu. Kayalıklara yaklaştığımda soluğum kesilmişti; yolun sonuna gelmiştim şimdiye kadar neler yaşamıştım, hararetle gözlerimin önünde canlanır gibi oldu. Kulakları sağır eden bir patlama koptu. Savrulup yere düştüm. Güç bela doğrulup, tökezleyerek kayalığa doğru koşmaya devam ettim.. En yakın bulduğum kayanın çatlağı arasına yuvarladım bedenimi. Artık emniyetteydim. Kocaman kaya doğal sığınak gibiydi. Nemli zemin, yosun kaplıydı, hızla iri karıncaların saldırısına uğradım, yüzümde geziniyorlar. Hafifçe dirseklerime dayanarak yüzükoyun vaziyette bekliyordum. Rotor sesleri patlamalar, makinalı tüfek tarakaları arasında devam ediyordu. Zaman durdu, bombardıman ne kadar sürdü bilemedim, uçaklar geri dönebilir diye bir müddet öylece kaldım. Biri ayaklarıma vuruyor sesi uğulduyordu ne dediği anlaşılmıyordu. Runak Xan dışarı çıkmamı söyledi. Bombardıman bitmiş. Uçaklar ve helikopter çekilmişti. Kulağımda uğultu bir müddet daha kaldı. Merkez Birim’e vardığımızda, bir kaç peşmerge toprak damda dolaşıyorlard. Selamlaştıktan sonra hasar olup olmadığını sorduk. –Hayır yok!- dediler. Sevindik.
...
Peşmergeleri, tedirgin eden kötü haberler bir bir sıralanmış gibi gelmeye devam ediyordu. Civar köylerin neredeyse tamamına yakını yerle bir edilip boşaltılıyordu. Gelen son habere göre, binlerce sivil evlerinden alınıp bilinmeyen yerlere götürülmüştü. Aynı zamanda Peşmerge’nin askeri operasyonları da devam ediyordu. Sürekli askerlerle çatışmalar yaşanıyor, her iki taraftan çok ciddi kayıplar oluyordu. Bu nedenle Nawzeng’de 1982’lerin sonunda hastahane faaliyete geçti.
Duyduğumda çok sevindim, lakin gitmeyi ve görmeyi hiç aklımdan geçirmedim. Aylar sonrası Nawzeng’de dolaşırken, peşmerge giysileri içinde ama silahsiz olan, boynundan aşırdığı, beline doğru sarkıttığı ufak bir çantasıyla orta yaşlarda, uzun boylu, bakımlı bir adam yanımıza geldi. Bura insanına benzemiyordu. Beyaz tenli, düzgün kıyafeti, hafif kırlaşmış saç ve sakalıyla bir salon beyefendisi görünümündeydi. Bir kaç hoş sohbetten sonra Doktor Fuad, diye tanıştırdık.
Mam Celal ile hastahane ile ilgili konuşurlarken, bana döndü: -Senden bir ricam var, yarın sabah hastahaneye gelir misin?- Ben ne yapabilirim ki? .. Yerinizi de bilmiyorum dedim. Kekeleyerek. -O halde , şimdi benimle geliyorsun!. Çantasından bir kaç poşet yerleştirirken, bir yandan da benimle konuşuyordu: mümkünse her sabah geleceksin dedi, gülümseyerek.
Doktor Fuad ile, hastahane yolundayken, askeri operasyondan dönenler arasında ağır yaralılar olduğu haberini yetiştirdiler. Issız yollarda yüzümüze çarpan yokluklar, kayıplar, kıyımları düşünerek hastahaneye vardık. Hastahaneye vardığımızda, yaralılar büyük bir odada, battaniyeler üzerine uzanmış acıdan inliyorlardı. Ortalıkta rastgele duran palaska, askılıklar, el bombaları, jarjörler, kütükler, kemerli palaskaları ortalıktan toplayıp yanlarına gittim. Batanilerden yastık yaptım. Mam Rüstem’in durumu ağırdı. Küçük odaya alındı. Kalbi durdu. Kalp masaji yaparken Doktor’un: - Rüsteeemmmm!... Diye haykırışı hala kulaklarımda… Nihayetinde Mam Rüstem hayata döndü... Serum takıldı. Dev gibi adam, cansız yerde battaniye gibi serili. Doktor Fuad, bütün bunları yaparken yaralıların aciliyet sırasını bir an bile ihmal etmedi, hepsine yetişti. Büyük oda’da bir yaralının yanına çömelmiş:
- Sakin ol!-… diyordu. Bu genç peşmergenin benimle aynı olan lehçesi dikkatimi çekti.
Doktor’a dalgın dalgın bakarak: -Tek elle peşmergelik olur mu?
Diye soruyordu, sesi titreyerek.
Dr. Fuad, yaralı peşmergenin sargılı kolunu tutarak: -Yüreğini ferah tut! Eskisi gibi olacak elin, söz veriyorum, dedi. Tek eli bileğinden kopacak haldeyken getirilmiş.
İlk defa karşılaştığım benim lehçemde konuşan Peşmerge Yirmili yaş civarında, esmer dalgalı saçları terden tüm alnını kaplayacak şekilde yapışmış, gözyaşlarını saklamak için başını önüne eğse de ses tonu onu ele veriyordu.
Dr. Fuad, bu gecelik, onu sakinleştirecek ve uyutacak ilaçlar verdim. Sabaha kadar uyur. Sabah sargılarını acar temizler, tekrar sararsın-, dedi.
Hastaların morale ihtiyacı vardı aksi halde – ilaçlar bile işe yaramaz-, diyordu. Diğer yaralıyı göstererek: ¨O’na da ağır ilaçlar verdim dedi.
Yanımdan geçerken peşinden gitmemi söyledi. Peşinden hole kadar gittim. Silahları uzaklaştır dedi Dr. Fuad usulca fısıldadı: - Elini kaybedeceğini sanan yaralı intihara tesebbüs etti gözünü üzerinden ayırma!-, dedi.
Dr Fuad, tahminimden çok daha dayanıklıydı. Çok az uyumasına ve yemek konusunda savruk davranmasına rağmen bir defa bile şikayetçi olmadı. Elli yaşında değilde sanki yirmi beş yaşında bir delikanlı gibiydi. Her sabah sakal tıraşı olması ne kadar enerjik olduğunun alametiydi. Hayat ile ölüm arasındaki ince çizgide cambaz görevi görüyordu; ustaca kullanıyor, ölümün eşiğinden, hayata çekiyordu, halkın deyimiyle -Azrail’in kucağından insanları çekip alıyordu -.
Yaralılara : - acele etmeyin yer altında herkese yetecek kadar yer var- diyormuş içinden. O gün yaralı ele geçen cebinde cennetin anahtarını taşıyan İran’lı pastarlara -acele etmeyin rezerv villanızın anahtarı cebinizde, cennette yersiz kalmazsınız- diyormuş. Güldürmüş çok eğlendirmişti bu iç konuşması. Kısıtlı imkanlarla mucizeler yaratan bu adamı hayranlıkla izliyorduk.
Mucizeleri, beni ve hafif yaralı olanları eğlendiriyor, güldürüyordu.. O gece kendi kampımıza döndüğümde soluklanmadan hastahanede Dr. Fuad’ın yaptıklarını anlattım. Dr. Fuad artık benim bilincimde ne yerde ne gökteydi; bir yere sığdıramıyor; ermiş diyorum , mucizelerini anlatiyorum. Derviş diyorum; alçak gönüllülüğünü anlatıyorum, bilge diyorum, bilgi derinligini anlatıyorum.. Nüktedan diyorum; yaptığı esprileri anlatıyorum.
Dr. Fuad’ın, bir müddet getir-götür işleri ile ve yaralıların hijyen işlerine koşturuldum. Dr. Fuad’in anlattıklarını, can kulağıyla dinliyor, bir tekini kaçırmıyordum.
Kısa zamanda işine yarar olmuş, yükünü bir nebze de olsa azalttım sanırım. En temel tibbi, cerrahi ve hasta bakımı deneyimlerini kazandırdı: dikiş atma, kan alma, serum takma, ilaç isimleri… İnsanların; kanına, canına, ruhuna dokunan bu yüce insana, sorularımın ardı arkası kesilmiyordu. Herşeyi bir anda öğrenmek istiyordum. Onun yönlendirmesi yetmiyordu. Daha fazla yardımcı olmam gerekiyordu. Bu durumu farketmiş olacak ki:
Nazik ve teşvikkar davranıyor, benim sormama gerek kalmıyordu. Yaklaşık bir ay gibi kısa bir sürede ne yapabileceğimi öğrenmiş, bir nebze de olsa işine yarar hale gelmiştim.
Dr. Fuad söylemeden oradan oraya koşturuyordum. Yaralı Peşmergelerin bir an önce iyileşmeleri için, canla başla çalışıyordum. Dr. Fuad’ı tanıdıktan sonra şunu anladım ki, hasta doktor ilişkisinde sevgi varsa yaralar çok çabuk iyileşiyordu. İyi bir doktor bunu başarabilendi...
Bir hafta geçti Mam Rüstem hala komada. Değerli Peşmerge komutanı; Peşmergeler ve diğer sorumlular ziyarete geliyor, halini soruyorlar. Otuz yaşlar civarında Mam Rüstem, Germiyan’lı Peşmerge Komutan’ı, battaniyeye sığmamış; ayakları açıkta kalmış... Saddam’ın hışmına uğramış ecel ile cebelleşiyordu.
Yine bir sabah Mam Rüstem’in serumuna ilaç boca ederken,
- Yeter Şilan Xan ! , dedi, Takaatsiz gözlerini kırpıştırarak.
-Biraz et.. biraz da pilav koy!, Dedi.
Sevinçten kahkaha atmışım.

Odadan koşarak Dr Fuad‘a bu güzel haberi yetiştirdim.

-Devam Edecek-

2. Mar, 2017

Şilan Yaşar / Ardı ardına gelen kötü haberlerden çok etkilenmiş olmalıyım ki;
gece sıçrayarak uyandım.
Rüyamda koca bir binaya giriyorum, yerleri Kirmanşan halılarıyla, duvarları pahallı tablolarla kaplı son derece bakımlı bir odada, ağır adımlarla ilerliyor, rahlenin üzerinde açık durak kitabı sesli okumaya başlıyorum.
Kapıda uzun ince bedenli sakallı derviş kılıklı yaşlı bir adam elinde şamdanla beliriyor.
Ben rahat okuyayım diye şamdanı kitaba yaklaştırıyor.

Başımı kaldırıp adama bakıyorum, hayret ve dehşet içinde elinde tuttuğu hançeri fark ediyorum: Benim şamdan sandığım şey meğer hançermiş. Telaş içinde ayağa kalkmaya çalışırken hançeri göğsüme sapladı. Yataktan kalkıp verandaya çıktım. Gece yağan yağmur, dağa yapışan kurum rengini grileştirmişti. Bahçedeki ağaç ve ot kokusu tüm şehri sarmıştı sanki..
Sokakta, görünürde kimseler yoktu. Daha yarım saat geçmeden hemen sağdan soldan bir hareketlilik başladı.

Kulak kabartınca hareketliliğin nedenini anladım.

Bağrışmaların ardından duyulan canhıraç feryat şehrin tam ortasına düştü . Çok yakından geliyordu, ne yapacağımı bilemedim sağdan soldan koşuşturanlara bakınırken, koşuşturmaların ve evlerden kadınlar çıkmaya başlayınca son kadın zincirinin peşine takıldım.. Bahçeden içeri girdiğimizde, kapı önünde boylu boyunca yatanı gördüm. Yerde yatanın yakını olduğunu tahmin ettiğim kadın kapı eşiğinde durmuş silahla vurulmuş gibi sendeleyip, bir-iki kez sallandı, zayıf neredeyse kuru bedeniniyle yerde yatanın üstüne yığıldı. Bir süre öylece kaldı. Sonra ikinci bir hamle yaparak dizlerinin üstünde bir çığlık daha atarak üst giysilerini parçaladı. Kopardığı çığlıklar kuruma bulanan Kerax’ı hançer gibi yardı. Bir süre öylece kaldı. Sonra bir hamle daha yaparak dizlerinin üstünde iki eli yanına düşmüş olarak oğlanın ölümcül yaralarına büyülenmiş gibi baktı. Baktı… bir süre. Ve bir feryat daha kopardı…

-Öldürdüler! Oğlum’u öldürdüler!

Başörtüsünden sıyrılmış uzun saçlarını ve yüzünü tırmıklamaya başladı. Kapı eşiğinde ergen yaşlarda iki kız kesik kesik hıçkırıyor. Bir kaç dakika içinde Annenin çığlıkları bütün mahalleye yayıldı. Çığlıklar ve bağırtılar devam ediyorken, bahçeye toplananlar da yerde yatan ölü gence bakıyorlardı.
Kadın kızlarını susturmak için kapıyı dirseğiyle yüzlerine kapadı. Bir kaç saniye sonra sesleri yeniden duyuldu.

Ben de diğerleri gibi yanına yaklaşıp dizlerim üzerine çöktüm.

Durmadan inleyip ağlayan anne ve bacılarının arasında sessizce oturdum. Yerdeki 18-20 yaş civarında bir erkek cesedi, yüzünün ve vücudunun her tarafı giygileriyle birlikte parçalanmış, parçalanmış giysileri arasından didiklenmiş et parçaları sarkıyordu. Yüzünün bir tarafında sakalı eti ile birlikte soyulmuş kan revandı yüzü.. Soluğum kesilir gibi oldu, nefes alış verişim ve nabzım değişti... Yüzümün renginin tümden çekildiğini hisettim. Bir rüyadaymışım gibi olan biteni izliyordum. Bağırmak, kaçmak istiyorum. Yapamıyorum. Sesim çıkmıyor, dizlerim tutmuyor. Çevreme bakındım. Ölü’nün dışında herkes, herşey bana yabancıydı. Çaresizlik ve şaşkınlık içinde olduğum yerde kalakaldım. Acının yaşandığı bu mahalle gözlerimin önünde doğduğum kasabanın biçimine dönüştü. Kadınlar, çocukluk günlerime has bir ağıtla; saç-baş-yüzlerini yolarak… Sanki ölüm uykusundan, yıllanmış bir Kürtlere özgü sırrı fısıldıyordu, Ahmet Abi dirilip tekrar öldürülmüştü.
Sanki, yıllardır uykuya yatmış bir Kürt geleneği bu ölümle uyanıvermişti. Tekrar… tekrar..

Kürt kadınlarının ağıtları ve acı feryatlarıydı bilincimde yankılanan son şey... Oradan uzaklaşmak istedim. Oğlanın kimin oğlu olduğunu, benim de tanıdığım bir peşmergenin oğlu olduğu muhakkaktı. Tanıdık yüz aradım, Yok!.. Runak Xan dışında kimseyi tanımıyordum zaten. Tanıdık birini görmek için ayağa kalktım, beynim zonkladı, yüreğim yerinden fırlayacak kadar hızlandı. Ürperen tüylerim ve kasvetimi az bir süre öylece kaldı. Epeyce bir süre sonra, kalabalık arasından sıyrılıp sokağa attım kendimi… Sokak kapısına yaslandım. Geride bırakmak istediğim şey, benim bilincime kazınan, oğlanın parçalanmış bedeni ve Anna-bacılarının acı feryatlarıydı.. Zoraki attığım adımlarla ilerlerdim. Feryatların ardından mahallede garip bir sessizlik kolgeziyordu. Dakikalar sonrasında çok uzaklarda bir kuşun kesik kesik öttüğü duyuldu. Sağımda solumda önümde arkamda düzenle açılmış sokaklar çoğalıyordu. Hızla kaldığım evin sokağına yöneldim. Eve vardığımda yaşlı kadın bahçede oturmuş çayını içiyordu.

Yaşlı kadın misafirini sahiplenmek istercesine yanına çağırdı. Beni masaya oturttuktan sonra mutfağa gitti. Bir kaç dakika sonra küçük bir kahvaltılık tepsisiyle geri döndü. Tepsiyi önüme koyarken, başıyla acının yaşandığı evi işaret ederek -halimiz böyle- dedi. Aynı cümleyi dua edermişcesine tekrarladı… İçini çekerek. Kürtler için hayat böyle yaşanmak zorundaydı. Olan biteni hafifletmeye çalışmak karşındakine bir şey kazandırmayacaktı. Bu öylesine bir acıydı ki söze ve yazıya gelmezdi. Kelimeler dize gelmez ve dizgeye sığmazdı.
Yerimde sıkıntıyla kıvranıyordum şimdi; inanmayı beceremeyen yüreğimin yabancı atışlarını hissederek –Yazık!- diyerek hayıflandım. Bir süre hiç konuşmadan bahçede oturduk, sonra Kürt mahallesinde, bütün ölü anlamları ümitsizce diriltmek istercesine son kez görünüp kaybolduk. Hava aniden soğudu sanki, soğuk ve puslu, sisli ve titrek esintili duygularım gibi tarifsiz… Acı ve öfke şehre hükmetti, sabahları kapıları çalmadan, ses vermeden geliyordu ölüm.
Buna rağmen havanın sıcaklığından bahsediliyor ve yemek hazırlığı yapılıyordu. Hayat ve ölüm içiçe geçmiş olsa da açlık üstün geliyordu. Runak Xan’ın aklı başına gelince, beni aranmaya başladı. Telaşla yanıma geldi. Kolumdan tutarak içeri götürdü. Mutfakta, beyaz eşyalar arasında mekik dokuyordu. Boşboş bakınıyor, sonra bir buzdolabını açıyor bir fırının kapısını açıyor ve hiçbir şey çıkarmadan kapatıyordu. Ani bir hareketle kolundan tutup sandalyeye oturttum. Öldürülen genci anlatmaya çalışırken yaşlı kadının bahçeden seslenişi duyuldu. Sözü kesilen Runak Xan bahçeye çıktı.
Yüzümün renginin tümden çekildiğini farkeden ev sahibesi, keyfim yerine gelsin diye Xelad ve Rezan’la birlikte Serçınara gideceğimi söyledi. Ben daha bir karara varamadan bahçe kapısından iki kardeş beni almaya gelmişti bile.
Temmuz ayının son haftası öğle suları, Serçınar’ı görmeye gittik.

Gençlerin favori mekanı, geniş bir alan ağaçlandırılmış, çimlendirilmiş havuzla donatılmış kocaman bir parktı.

Koca parkı karış karış dolaşarak belleğime kazımaya çalıştım.

Dağa döndüğümde bu popüler mekanın özlemini çekenlere anlatacaktım. Geniş caddeler, caddelerde aceleyle koşuşturan çocuklar, şık kadınlar, eşarplılar, sokak satıcıları, işten eve dönen yorgun anne-babalar… Bin bir türlü binlerce insan renk renk giysiler ve renkler arabalar otobüsler.
Daha dolaşacak bir kaç daha yer planlıyorduk ki, silah sesleriyle irkildik.

Gündüz gözüyle saat ve mekan itibariyle gerçekten felaket alarmıydı.
Aniden yerimizden fırladık, Xelad sesin geldiği yöne doğru giderken; –Siz yerinde kalın- dedi. Xelad’ı beklerken dakikalar geçmek bilmedi. Acı haber nihayetinde bize de ulaştı. Askerler caddede yürüyen iki genci vurmuştu… İçimi tarisiz bir öfke kapladı. İşte o an gece gördüğüm rüyanın tefsirini anladım. Dünya durdu, her şey sessizliğe boğuldu.
Süleymaniye’den ayrılış vakti gelmişti. üç hafta nasılda çar- çabuk, su gibi akıp geçmişti.

Vedalaşma günü sabahı Runak Xan yol hazırlığı yapmış, bitirmişti. Zilan annesinin gideceğini hissetmiş olmalıydı. Annesine sımsıkı yapışmış bırakmak istemiyordu.
Minicik çırpı kollarını Runak Xan’ın boynuna dolamış bırakmamak için ayaklarını sallayarak direniyordu.

Birileri, koparmaya çalıştıkça o çığlık atıyordu. Runak Xan dağdayken çektiği özlemi bu defa katlanarak kendisiyle birlikte dağa götürecekti.
Tekrar tekrar kızını koklayarak öpüyor. Bu defa Runak Xan’ın kardeşi Xelad Zilan’ın minik kollarını zorlayarak, çığlıklara aldırmadan koparıp çözdü.
-Oyalanmayın hadi acele edin!...
Ağlamamak, mümkün değildi.Tekrar tekrar vedalaştıktan sonra Runak Xan’la birlikte kapı önünde bekleyen taksiye bindik.

Yol boyunca Runak Xan’ın hüznü taze kaldı. Aylarca bu acılı yüzünü hatırladığımda yüreğimi sızlattı.
Aslında çoğumuz aynı durumdaydık; yıllardır sevdiklerimizden ayrı,
On binlerce peşmerge ailelerinin, sevdiklerinin özlemini çekiyordu.

Qeledıze kasabasında bir gece kaldık, yine çatışmalar sabaha karşı bitti.
Alacakaranlıkta kaçakçı Xıdır bizi almaya geldi. Yine bir gece ormanda yattık.

Dörtnala kasaba ve köyleri açılıp kapanan kapılar gibi bir bir geride bırakarak kapıları hiç kapanmayan dağlarımıza,

ışıklı vadiye vardık..

Devam Edecek…

2. Mar, 2017

Şilan Yaşar / Şehirde, aykırı bir şey yapmayacağını, yineleyerek ümit ve güven verererek binbir dil dökerek söz verdi. Ben kimseye söz vermemiştim.
Peşmergelerin dillerinden düşürmedikleri, -Süleymaniye Hayatım-’ı gezip tozmalıydım. Özellikle Serçınar ve diğer gidilecek yerleri görmeliydim.
Dağ'a döndüğümde, özlemini çeken Peşmergelere son halini anlatmalıydım.

Komela’nın kongresine gelen ve ayrıca askeri eğitimde tanıştığım bir kaç kıza haber yolladım, onlarla birlikte rahatlıkla gezebilirdim.

Aksilik bu ya temmuz ve ağustos ayları bu bölgede, çöl fırtınası mevsimiymis, Haftada bir gün toz yağarmış. İnce ince tozlanmaya başladık.

Herşeye rağmen ulusal mücadelede önemli yer tutmuş tansiyon tutmuş ve bir döneme damgasını vuran bu şehirde bulunduğum için çok memnundum.

Çok güzeldi şehir ve şehre anlam katan halkımızın mevcudiyeti çok gurur vericiydi.

Şehir içinde, ortalık tenhaydı, hava sıcak ve bunaltıcıydı. Çarşının ortasındaki çay bahçesine adım atar atmaz, birisi bana doğru hamle yapıp önümü kesti.

Boynuma sıkı sıkı sarıldı. Sesinden tanıdım Şewbo’ydu bu.

Bizi birbirimize yakınlaştıran şey ikimizin de aynı lehçeyi konuşuyor olmamızdı.

Baba-dedesi ulusal mücadenin ilk dağa çıkanlarındandı.

Şewbo tam bir peşmerge çocuğu olarak yetiştirilmişti, iyi silah kullanıyordu ancak ödülü Memoste Enver benim hakettiğimi söyledi.

Askeri eğitimden arta kalan vakitlerimizde bolca sohbet ederek, partiler vadisini gezmiştik.

Ayaküstü hal hatır sorma, ailesiyle ilgili hasbihal faslından sonra çay ısmarladık.

Runak Xan, bizi başbaşa bırakıp gitti.

Şewbo, bana bakarken derme çatma giydiğim şehir giysilerimle dalga geçiyordu.

Bir müddet giysiler içinde kaybolduğumu söyleyerek takıldı. Tamam! dedim, birazdan sizin gibi Paris modasına uyarım dedim.

Gerçekten de Paris modasına uygun giyim taşıyor buranın halkı, söylerlerdi de inanmazdım.

Şewbo,uzun boylu, narin yapılı, güzel bir kız. Günün modasına uygun bayan giysileri çok yakışmış, tüm güzelliğini bellirginleştirmişti.

Onu gördüğüme çok sevinmiştim. Ancak Elindeki çay bardağıyla masanın üstüne habire daireler çiziyordu. Gülümsemesi gölgeliydi.

Belli etmemeye çalışıyordu ama yüzünde derin bir kederin mimikleri vardı.

Sebebini sorduğumda, tam anlatacaktı ki tereddüt etti...

-Boşver ! -, dedi ’’sonra anlatırım’’.

Bana bakarken gülümsüyordu ancak arada bir yüzünden dalgınlık okunuyordu.

Konuyu değiştirip havadan sudan konuşarak geçiştirmeye çalıştı. Ancak kararlılığım karşısında problemini özetlemek zorunda kaldı.

Orada bulunuş nedenini şöyle özetledi;

Annesi köyde oturduğundan Şewbo'yu görmeye şehre geliyordu ancak bu yolda kardeşi askerler tarafından götürülmüş.

İlçe belediyelerinden birinin başkan yardımcısı olan dayısı Şewbo’yu sahiplenerek işe girmesini sağlamış.

Bu durumda Hewler'e gidiş gelişleri zorlaşacak, okulu bırakması gerekiyordu.

Ancak kardeşinin götürülmesinin ardından daha karar verememiş düşünmek için zaman istemiş.

-Ne yapacağız şimdi Şewbo, nerden başlamamiz lazım? -Hiç bilmiyorum ki, şöyle bir yürüyelim istersen. Yüz metere yürüdük yada yürümedik, kafamı kaldırınca bir

afiş görüyorum, ne yazıyor diye soruyorum.

-Bağdat -, diyor.

Çarşıyı enlemesine yürürken, bir ayak hamlesiyle kendimizi bir ayakkabı dükkanında buldum.

Meğer gruplar halinde askerlerin geldiğini farketmiş, kolumdan tutup kapalı çarşının içine ittirmişti beni.

Buyrun diyor mutlu bir ses tonu ve şirinlik ifadesi yerleştirilmiş suratı ile.
Buyuduruk. İçeride genç kızlarının başına birikmiş yüzüne çok bilmiş ifade takınmış olgun yaşta teyzeler vardı. Ayakkabılara bakıyorum, dükkanin 36 numara ayakkabıları soruyorum. Yan taraftaki rafları gösteriyor. Şaşkın şaşkın ayakkabılara bakınıyorum.
Etrafımda dolanan, durmadan gülümseyen mutlu bir yüzle tezgahtar kız bana bakıyor.
Şewbo diyorum ’’Sora sora bağdat bulunur!’’

Bağdat afişi tam karşımda duruyor oysaki Bağdat’ı sormamıştım, sormaya da niyetim yoktu. Neden olmasın-dı! dedim kekeleyerek…

Bir Bağdat ve Kerbela gezisi de yapmayı isterdim, dediğimde pat diye durdu.

Efendiiiim!?

-Tamam , anladım! diyorum, vazgeçtim.
Şaka bir yana, ben -Kartallar Yuvası- diye öve öve bitiremedikleri, Hewraman'ı görmek istiyordum.

- Ben gidilebilecek yerleri biliyorum, sen sadece beni izle, dedi.
Şaka yaptığımı anlayınca gülümsedi.

Şewbo diyor ki; Darül Salam:Barış Kenti, Medinetül Selamı :Selamet Kenti, adıyla anılıyorken daha sonraları Bağdat adı olarak değiştirilmiş.

Eski Yunan , Fars ve Hint metinleri, Sokrates, Aristoteles ve Platon’un eserleri Bağdat’ta tercüme edilmiş.

Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman kuramcıların tasarılarını ve tartışmaları burada gerçekleşmiş.
Arapçayı ve Arapları dünyaya tanıtan bu şehir, Saddam sayesinde Bağdat’ı ortaçağı aratmayacak hale getirdi.

Bende diyorum ki, bir dönemin barış ve selamet merkezi olan bu kent ilerde Saddam gibi şer satan bir lideri öngörmüş olmalıydı ki adını Bağdat olarak değiştirilmiş.

Üç ayakkabı denedim, birinde karar kıldım, onu da öfkeyle elimden aldı Şewbo:
-Dağ’da giymeyeceksin, burası şehir!,- dedi.
Giyim zevkimi yitirmiş, tercihte zorlanıyordum.
Epeyce bir kararsızlıktan sonra, pasajdan Şewbo’nun seçtiği bir çift ayakkabı, bir kloş etek ve bir buluzle alışverişimi tamamladım.

Gitmesine yakın, yeniden ne zaman görüşebileceğimizi sordum. Vakti yoktu, otobüsü kalkmak üzereydi. Bir hafta sonra köyden dönünce beni bulacaktı.

Ayrılırken birbirimizi sıkı sıkı kucakladık. İyice kalabalıklaşan meydanda Runak Xan’a bakındım. Ortalarda görünmüyordu.

Sağa sola bakınıp durdum. İnsanların yüzlerinde mimik izleri yoktu. Tepkisizdiler sanki. Sanki onlarla ilgili iyi ya da kötü bir şey olmuyormuş gibi geçip
gidiyorlardı.

Benim Zamanım boldu, tepsiyle dolaşan garsondan çay istedim. Bir bayan gülümseyerek yanıma geldi.

Runak Xan’ın yengesiyim dedi. Sarışın, mavi gözlü, boylu poslu bir kadındı. Otuz-otuzbeş yaşlarında, İpekten kloş eteği ve beyaz gömleği ile ne şık ne de mutlu görünüyordu.

Öğretmen giyimi, küt kesimli saçlarıyla bir kaç saniye bakışmamızdan sonra kucaklaşıp üç kez öpüştük.

Kadının Sovyetlerde okuyan bir kürd genci ile evlendiğini, eşi Kürdistan’a döndüğünde birlikte geldiğini, Süleymaniye'ye yerleştiğini, burada çoluk çocuğa karıştığını kocasının öldürüldüğünü dağdayken anlatılmıştı.

Rusya'dan Süleymaniye'ye gelin gelmiş. Runak Xan’ın teyzesi oğlu Şehit Aram’ın dul hanımıydı bu. Rus asıllıydı. Kürdçeyi aksanlı konuşuyordu.

Sohbetimizin ilerleyen saatlerinde sohbetimiz yol boyunca devam etti. Kendi ülkesinden bahsederken öfkeleniyor.

Saddam’ın, SSCB den arka bulduğu ve Irak Komünist Partisinin direkt desteklediği bir dönemde, Komela’nin sosyalistliği ve halk arasında sempati toplaması oldukça zordu. Milyonlarca Kürdistan’lı için sosyalizm demek: Napalm, Mig uçakları, Sovyet silahları ve onları evsiz barksız bırakan hükümetin bir parçası olan Irak Kommünist Partisi demekti.
YNK (Kürdistan Yurtseverler Birliği), 1976’da kurulduğunda üç eğilim barındırıyordu. Xete gışti, bızutnawey sosyalist ve Komeley Rençderane Kurdistan. Yarı cephe niteliğindeydi. Kürdistan’lı aydınların örgütlendiği bir örgüttü. Mücadele başladıktan bir süre sonra marksist eğilim nicel olarak büyük bir güç haline gelmişti. Saddam’ın gene binlerce köy yakıp yıktığı ve boşaltıldığı dönemde, halk kendiliğinden silahlanan köylülerden oluşan gruplar halinde yeniden dağlara çıkıyordu. Müdahale etmesi gereken tek örgüt de Komela’ydı. Dağa çıkan yığınlarca insana 1975 yenilginin kaynağı olarak birilerine yüklenip yaklaşmak olasılığı vardı ama sosyalizm nasıl anlatılacaktı?
Komela Rençderan kurucuları ve lider kadrosunda yer alan Runak Xan’ın amcası Şahap ve kuzen Aram -yığınları düşmanla savaşta yanlız bırakmama- ilkesi gereği ilk müfrezelerini dağa çıkarırlar. Komela, IKP (Irak Komünist Partisi) ile kendi arasındaki farkı kitleler arasında açıklayabilmek için uzun bir müddet kelime oyunlarına başvurmuşlar. Arapça komünist kelimesinin karşılığı Şui’yi IKP için kullanarak
’’ Saddam’la anlaşarak Kürdistan’a Napalm yağdıran parti, Hizbe Şuiye Irak’’tır. derler.

-Biz Komünistiz- diyorlar. Dağa çıkan müfreze kısa bir sürede kitlesel bir katılımla karşılaşıyor. Kendi iç dinamikleriyle, kaldırabileceği bir silahlı güç oluşturma kararına karşın, katılım onun iç güçleriyle çözülemeyeceği, denetleyemeyeceği bir düzeye çıkıyor. Lider kadrosundan Amca Şahap yakalanıp idam ediliyor. Yerine örgütün başına geçen Kuzen Aram da Askerle girdiği çatışmada şehit düşüyor.
Daha bu sorunlar ve tartışmalar devam ederken genel sekreter de dahil merkez ve merkeze yakın kadroların büyük bir kısımı çatışarak bir kısmı da yakalanıyor ve idam ediliyordu.
Ben Zilan’la bahçede oynarken annesi komşu kadınla ve Şehit Aram’ın dul eşiyle konuşuyordu.

Zilan elindeki oyuncakları o tarafa doğru fırlattığında. Kulak misafiri oluyordum.
O günlerde, evlere sık sık baskınlar yapılıyordu.

Hali hazırda götürülen yüzlerce peşmerge yakını vardı. Ev baskınlarında götürülenlerin aileleri sabah uyandıklarında ’’Kapı önü sendromu’’ yaşıyordu. Kapı önünde ceset henüz konulmamışsa bir umut zerresiyle derin nefes alıyorlardı. Süleymaniye’de her evden dağa çıkan bir veya birkaç peşmerge vardı. Kimi zaman babaları ve abileri yerine kardeşleri ve çocukları götürülüyordu.
Kürtler kendi kadim şehrinde her sabah yürekleri ağızlarında uyanıyorlar. Gözleri kapı önlerine, kulakları komşularından duyulacak çığlıklardaydı.

Bir ara komşu kadına birisini sordu. Komşu Kadın: -Evde değil, Emnisureka’ya götürdüler- dedi komşu kadının sesi hafifçe titriyordu. O anda yüzüne ve tavırlarına alıcı gözle baktım. Bu kadar sakin bir ses tonu olamaz diye düşündüm. Yanılmamıştım. Kadının gözleri şişkin ve kızarıktı.
-Daha çocuktur… kim bilir neler yapacaklar oğluma -, dedi bir kaç kez yutkunarak...
Aradaki bahçe duvarı gibi yüzler buz tuttu. Buz gibi bir soğukluk yaydı soğuk ve sessizlik kapladı. Bir müddet sonra başını hafifçe kaldırarak, Peşmerge barındıran dağlara baktı. Bakışları dağda peşmerge olan kocasına kadar uzanmıştı gözleri, bilinci ve yüreği kendisinden ve bizden uzaklaşmış olarak bakınıyordu. Kapı eşiğinde kaybolmadan önce bizlere bakarak ruhani ve derinden gelen bir sesle -Hayat böyle!- dedi ve kapısını usulca kapattı.
-Ne yaparlar götürülen çocuklara? - diye sordum.

-Bir kaç gün sonra kapı önüne atılır- , dediler.

Çünkü Emnisureka’ya götürülen her yüz kişiden en az doksanı sağ olarak dönmüyordu. Orası; emniyet müdürlüğü, hapishane, işkence ve bilgi toplama merkeziydi. Binanın rengi nedeniyle kırmızı emniyet dedikleri yerdi. Dağ’da sıksık duyardım bu kelimeyi…
Kale gibi duvarları olan ve geniş bir alan üzerine kurulmuş yapının yanından geçtik.

Arabadan inmeden bir kaç kez baktım…

Kürtlere mezar olan bu soğuk görünümlü bina’ya…

Devam Edecek-

2. Mar, 2017

Sağ yanımızda sıra sıra askerin kontrol noktaları, sol yanımızda akan trafikte cemselerin içinde oturan
Chaş-e Şabi'lerin delici bakışları nihayetinde Süleymaniye’ye girdik.

Şoför’ün dediğine göre, köyler ve kadim dağlarımız göz göre göre sistematik olarak yakılıp kül ediliyordu.

O’günlerde sistematik sırada Süleymaniye vardı. Şehrin yanı başında duran Kerax’dan siyah dumanlar tütüyordu.
Şehrin hazinesi yakılıyordu, bu dehşet anında, ürkütücü bir sessizlik vardı, heryerden dumanlar tüterken…
Şehir boşaltılmış gibiydi.

Her taksimetrede arabamız, şehrin dumandan büründüğü loşluğu ve duman kokulu sessizliğini daha fazla gömülmemize neden oluyordu...
Güzelim şehrimiz, kızıl alevlerin sardığı, duman altında koca bir harabeye dönüşüyordu.

Şoför: Denetim amaçlı olarak, şehrin çevresini halka içine aldılar, kuş uçurtmuyorlar!..
Eski adi Namo olan bu Kürd şehri, 1781’de kurulmuş. Runak Xan eliyle büyük bir yapıyı işaret ederek;

-Ben bu üniversitede okudum! Süleymaniye Üniversitesi - bir ay önce Hewlere taşındı- diye de ekledi. Taşınma nedeni de Saddam’ın sevmediği bu Kürt şehrini cezalandırma isteğiydi.
-Temelleri 1784 yılında Kürt Baban Mirliği tarafından 6000 kitaplık, büyük bir camii Külliyesi olarak inşa edilmiş aslında.
Daha sonra bu temel üzerine inşa edilmiş eser ve ilmi birikimler Süleymaniye Şehir merkezine taşınmış. 1968 yılında da resmen Süleymaniye Üniversitesi olarak açılır ve o günden beri akademik olarak Kürtçe üzerinde çalışmalar yapılıyormuş.
Her yıl 8000 öğrenci alan üniversite yarıdan bir yüzde fazlasıyla kız öğrenciler alınıyormuş.
18 fakülte, 54 bölüm ve 320 öğretim görevlisi bulunduran üniversitenin çok zengin bir kütüphanesi varken daha bir ay önce.. Süleymaniye üniversitesi, özellikle dünyanın önemli, kültürel, sanatsal eserleri piyasaya çıkar çıkmaz çağa uyum olarak Kürtçeye tercüme edilerek satışa sunuluyor. Süleymaniye bir Kürt şehiri olarak Ortadoğunun en çok kitap okuyan merkezlerinden biridir- diyor Runak Xan.
Alacakaranlıkta, bahçeli bir ev önünde taksiden indik.

Kapıya yaklaştığımızda gürültü arttı. Kapı önünden ayak sesleri ve bedenlerin birbirine değmesinden ve öpüşmelerden, gülüşmelerden çıkan sesler ve hışırtılar arasında yarı kör bir vaziyette, yarı karanlığın içinde salona girdik.
Kapı girişinde karşılaştığımız kalabalık ve gürültüler bir biri ardına çekilmeye başladı, kapı dışında kaldı, ayak sesleri bahçededen çıkışlarına kadar duyuldu. Sonra ayak sesleri uzaklaştı. Yaşlı bir kadınla başbaşa kaldık. Ağır ağır hareket ediyor, ağır ağır tane tane konuşuyor arada bir kesik kesik öksürüyordu. Runak Xan bizleri tanıştırırken -Peşmerge Salar’ın ’ın annanesi- dedi.
O gece, mahallede garip , tedirgin edici bir sessizlik vardı.

Küller arasından közler savrulurken hafif hafif kıvımcımlar saçıyordu. Kerax siyaha bulandı, kel kaldı.
Hava hafif dumanla karışık korku ve öfke kokuyordu.
Yemekten sonra oturduğum koltukta derin bir uykuya dalmışım.

Gece karanlığında girdiğim evi gündüz gözüyle görünce çok şaşırdım.
Evde, mobilyalar kahverengi duvarlar cam mavisiydi. Kahverengi kanepeler ve koltuklar geniş ve rahattı. Dekorasyondaki uyum, güzellik, rahatlık ve kalite dikkatimi çekti. Bahçeye çıkınca neye uğradığıma daha çok şaşırdım. O kadar lükstü ki, farkında olmadan çakıllı yoldan araba garajına girmişim. Çok modern bir stilde özenle inşa edilmiş bir villa’daydım. Kahverengi tuğladan tek katlı yapılmış binanın yemyeşil çimlerle ve güllerle kaplı bahçesinin tam orta yerinde kocaman bir havuz masmavi çarşaf gibi önümde serili duruyordu. Böylesi bir zenginlikle karşılaşacağımı hayal bile edemezdim. Envai çeşit güller ve ağaçlarla bezenmiş misk-i amber kokuyordu. Kuş cıvıltılarına bahçe dışında oynayan çocuk seslerine karışıyor aklımı başımdan alıyordu.
Çocuk seslerini kuş cıvıltıları arasında duymak tuhaf bir heycan uyandırdı.
Özlemiştim… meğer bilmediğim ne çok çeşitte özlem varmış…

Gözlerimi kapatıp o heycanı saatlerce kulaklarım doyunca kadar dinlemek istedim.

İran TV. Kanallarının aksine Irak TV. Kanalları çok canlıydı.

Saddam, ihtişamlı gösteriler yapıyor, kahkahalar atarak marşlar eşliğinde görünüyor.

Humeyni gibi miskin miskin oturup salya sümük ağlamıyor.

Bugün anahaberde, 1979 yılında, Humeyni'nin onayıyla İranlı öğrenciler İslam Devrimi’ni desteklemek için ABD Büyükelçiliğini basmış ve 52 diplomatı 444 gün süreyle rehin tutmuştu. Rehine krizine dönüşen bu eylem üzerine Carter başkanlığındaki ABD hükümeti küçük hediye, yiyecek ve halı türü maddeler hariç İran’dan ithalatı yasaklamış ve Kasım ayında İran’a ait 12 milyar dolarlık nakit mevduat, altın ve mal varlığını dondurma kararı almıştı. Halen ABD’nin Tahran Büyükelçiliği 4 Kasım 1979’dan sonra kapalıydı.

TV'de kürdçe kanallarda, akşam üzeri yayın yapılıyordu.
Kürtçe haberler,opera, bale, film seyrettiğimde sevinçten uçacaktım.

Kendi dil özgürlüğümüzün tadı paha biçilmezdi… 1960’larda Irak’ta yönetimi alan Baas rejimi ile görüşmeler sonucunda Mela Mustafa Barzani’nin Özerkliğinin kabul edildiği “manifesto” 1970 yılında yayınlanır. Bu anlaşmada Kürtlerin milli varlığı ve Kürtçe serbest bırakılmıştı. Ayrıca, Kürt üniversitelerinin açılmasına izin verilmişti.
Sabah uyandığımda, sanki yıllarca bu son derece lüks stil mimarisiyle biçimlendirilimiş evde hayatımı sürdürmüştüm gibime geldi.
Süleymaniye yanık kokusundan az biraz kurtulmuş sabah kendi serin ve temiz havasına kavuşmuştu. Kendimi, kuş gibi hafif hisettim. Cam içlerinde rengarenk saksılarda ismini bilmediğim rengarenk çiçekler dizilmişti. Salonun bir yüzünü boydan boya kaplayacak kadar geniş tutulmuş camlar. TV. izlerken gene pençerenin önünde geniş bir koltukta uyumuştum. Başımı kaldırdığımda, güneşin havuz suyuna düşen parıltısı gözümü aldı, deniz görmüş kadar heycan sardırdı.

Ertesi günün sabahi, Runak Xan’ın anne-babası kaldığımız eve, gıyaben tanıdığım Zilan bebek ile birlikte geldiler. Zilan’ın isim annesi Xece Ablam.
Bu beklenmedik gelişimizden hiç hoşlanmadıkları yüz ifadelerinden anlaşılıyordu.
Zoraki sarılıp öpüştük.

Runak Xan’ın, kızına karşı gösterdiği aşırı hissiyat, minik Zilan’ı ürkütmüş olacak ki çığlığı bastı. Kaçarcasına ananesinin kucağına attı kendisini. Küçük Zilan’ı teselli etmek pek kolay olmadı. Runak Xan tüm güzelliğini kızının yüzüne naksetmiş sanki. Baktıkca minik Runak diyesim vardı.
Zilan, bir yerlere tutunarak ayağa kalkabiliyor, hızlı bir kaç adım sonra düşüyor yere kapaklanıyor. Hızla doğruluyor ve koşuyor tekrar düşüyor sonra emekleyerek salonu dört dolanıyor. Bu kadar seri hareket edebilen bebek görmemiştim. Jet hızıyla hareket ediyor sonra fren yapamıyor oraya buraya çarpıyordu. O kadar narin ki, her defasında koşarak yerden kaldırıyorum, bir yeri incinecek veya kırılacak ellerinden tutup yürütüyorum.
-Neden geldin? Dedi Runak Xan’in annesi. -Durumu bilmiyor musun? Runak Xan: Başını sallayarak, bir seyler mırıldandı.
Gözleri Zilan üzerinde gezindi sonra önüne bakarak düşündü, kendi kendine başını salladı, birden ayaga kalktı –Bilmiyorum!-, dedi. Kapıyı açarak bahçeye çıktı. Zilan, kendisine şevkat gösteren bu yabancı yüze çok dikkatle bakmış sonra tekrar uzaklaşmıştı. Peşmerge çocukları güvenlik nedeniyle, dedeyle annannenin, amcanın, dayının, teyzenin ya da halanın nüfusuna geçiriliyordu. Çocuklar öz anne babalarını, kardeşleri ve ya yakın akrabaları sanıyor haliyle. Çocuğunu bir haftalıkken bırakmış. Şimdi neredeyse bir yaşına basacak. Dişleri çıkmış, ayaklanmış tek tük sözcüklerle konuşmaya başlamıştı.
Bir kaç dakika sonra; yüz kasları kabarmış, kaşları çatılmış halde Runak Xan’in annesi de bahçeye çıktı:
- Senden bir ricam var! dedi. Dişlerini sıkarak konuşuyordu: - Geldiğini kimse bilmesin, ve duymasın, dışarı çıkma sakın!.
Dedi ve içeri gitti. Runak Xan Zilan’a yakınlaşmak sarılıp koklamak gönlünü fethetmek için uğraşıyordu.
<
Zilan Bebek, ortalığı inanılmaz canlı cıvıl cıvıl sesiyle doldurdu.

Topuklu ayakkabılara meraklı tık tık tık!… minicik ayaklarıyla poposunu sallaya sallaya evdeki her ayrıntıyı keşfetme telaşında olan şirin mi şirin bir bebek.. Ona baktıkça Runak Xan’ın yüzünde tebessüm beliriyor. Ne yol yorgunluğu kaldı ne yol kaynaklı stresi.. Zilan’ı kucağına aldığında hissettiği heyecanı ve sevincini ve mutluluğunu bizlere de hissettiriyordu. Gözlerinin içi parlıyor o da Zilan gibi koşturup cıvıldıyordu. Bir yıl birbirlerini görmeyen üç kuşak ana-kızlar bütün gece öpüşüp koklaştılar. Anlat, anlat bitmeyecek kadar çok olay olmuştu bu Kürt şehrinde.
Sık sık Saddam’ın ismi geçiyor, onlar için hiç kimse Saddam’dan daha zalim değildi.
Annesinin, duyumları ve yaşadıklarını anlattığı olaylar vahametin boyutunu anlamaya yetiyordu.
Runak Xan oldukça soğukkanlı dinliyordu.

Devresi günün öğlesine yakın bir saatte, Annesi gitmeden önce , Runak Xan’ı süzerek tam karşısında durdu.
Bu defa birbirlerini inceden inceye süzerek bakıştılar, gülüştüler, öpüştüler.

Şehirde, aykırı bir şey yapmayacağını, yineleyerek ümit ve güven verererek binbir dil dökerek söz verdi.
Sonra da bana sarılarak - Çok dikkatli olun! - , dedi.

Bakışlarında gördüğüm kaygıyla:
-Durum o kadar kötü mü?-. diye sordum

-Çok kötü! - dedi…

-Devam Edecek-

2. Mar, 2017

Ormana girmeden arkasına son bir kez dönüp bakıyor, sonra ağaçların arasına dalıyor Kaçakçı Xıdır.

Ağaçlık sık bir bölgeye varana dek ilerledik. Büyük bir ağacın altına, sık bir çalılığın çevreleriği bir alanda atlardan indik. Bu büyük gölgelik ağaçlar, kayın ve üvez ağaçlarıydı. Yeşilin bin bir türlü renklerinde; yapraklar, otlar ve çalılar, arada bir görünüp bir kaybolan tavşan ve sincapların çıkardığı hışırtılar damla damla yüreğime yaşam sevinci nakşediyor.
Ormanın içinde yavaş yavaş kimi zaman tırmanarak, kimi zaman rahat yollarda yürüyoruz, tuhaf hışırtılar arasında, öfkeli gece kuşlarının sesi duyuluyordu.
Bir kilometre yürüdükten sonra sık ağaçlıklı bir varana dek yürüdük. Gecelemek için uygun yer arandı.
Kaçakçı Xıdır’ın bana uzattığı battaniyeyi ateşe yakın bir yere serip üzerine oturdum.
Ateş yakıldı; ekmek çıkarıldı, konserve kutuları açıldı, ateşin üzerine konuldu. Kara çaydanlığa su dolduruldu o da ateş üzerine bırakıldı.
Kaçakçı elinden servisi yapılan yemeğin, demlenen çayın; kokusu , dumanı ve tadı da nefisti. Kaçak tütün saran Kak Xıdır birini bana verdi. Kaçakçı yemeği sonrası kaçakçı elinden sarılmış kaçak sıgara... Gerçek anlamda bir kaçakçı partisine katılmış gibiydik.
Yakılan ateşin verdiği aydınlık kadar çevremi görebiliyordum. Ormanlık alanda, gökyüzü gizlenmis, göz kırpan yıldızlar arada bir araya girip kıvılcımlar saçıyorken, göz bebeklerimi, gözkapaklarim beşik gibi sallarken, derin bir uykuya dalmışım.
Tanyeri ağarırken, sabahın ilk ışıklarını karşıladım. Kaçakçıların bir kısmı hemen yanımda uzanmış uyuyorlardı.
Bir süre sonra Runak Xan uyandı.

Başı bana çevrikti, bana mahur baktı… Gülümsedi. Rahat, sakin ve mutluydu.

Sonra diğer yol arkadaşlarımız da uyandı. Ateş yakıldı, kahvaltı hazırlandı.

Runak Xan, mimikleriyle, ûslubuyla , vurgularıyla çok asil dialoglar içerisinde çok yerinde davranıyor; saygılı ve ölçülü, yeri geldiğinde kahkaha atıyor. Bir süre o’nları izledim. Runak Xan başıyla bir yeri işaret etti, usulca yerimden kalkıp oraya yöneldim. Peşimden geldi. Kuytu bir köşede ihtiyacımızı giderdik. Tekrar yola koyulduk. Tekrar uçtuk...
Az ilerde Qeldıze giden düzgün toprak yol görünüyordu. O akşam Qeladıze kasabasına vardık. Kaçakçılar, bizi, bahçeli bir evin arka girişinde bırakarak, sessizce gittiler..
Bahçe ve ev çok büyüktü. Evin kapısı açıldı 4-5 kişi koşarak yanımıza geldi.

Sarılıp öpüştük. Halhatır sorulurken çaylarimizi içtik, banyo hazırlandı.

Runak Xan öncelik sırasını bana tanıdı.
Tam banyo kapısını açacağım esnada bir silah sesi yankılanarak banyo zevkimi gölgeledi. Ardından patlamalar ve makinel, tüfek tarakaları birbirini izledi.
Tekrar salona yöneldim, salon kapısından başımı kapı aralığından uzatarak: ev sahiplerine ve Runak Xan’a baktım.
-Korkma!, dedi ev sahibesi. Her gece halimiz böyle, sabaha kadar devam eder.

Gülümserek tekrar banyoya gittim.
At’ın ve toz toprak kirini üzerimden atmış oldum. Hafifledim. Banyo kapısının eşiğinden adımımı attığımda; makineli tüfekler tarakası gene başladı. Bu defa patlamalarda vardı. Kapı pençere deprem oluyormuş gibi zangırdıyordu.
Ne banyoymuş! Girişim ve çıkışım baya gürültülü olmuştu.

Patlamalar ve makineli tüfekler tarakası kesintisiz devam etti bir süre...

Saat daha akşamın yedisi bile olmamıştı. Patlamalardan ve makineli tarakalardan çatışmayı anlamaya çalışıyordum.

Çok yakınımızda bir çatışma vardı… Camdan bakınca hiçbir şey görünmüyor, sadece sesler vardı.

Salona geçtim. Sohbet derinleşmiş kimsenin silah seslerine aldığı yoktu.

Yemek sofrası hazırlanıyordu, hoş kokusu, mide gurultumu artırıyordu.

Porselen tabaklarda yemek, cam bardaklarda içecekler nefisti. Somyada yatmayalı bir asır olmuştu sanki.

Sıcak.. yumuşak.. misss kokulu…

Çatışma sabaha kadar sürdü, bazen çok yakınımızda bazen de uzaklardan geliyordu çatışma sesleri. Yakından gelen sesler bizimkiler olmalıydı, uzaktan gelen sesler de Saddam’ın askerlerinin.. Tuhaf ama hiç korku ve tedirginlik hissetmedim.. Sabah sekiz sularında, kapıya gelen özel taksi ile Sülemaniye yoluna koyulduk. Gece göremediğim kasabaya gündüz alıcı gözle baktım.
SSCB’nin bölgedeki nüfusunu artırmak ve korumak (!) adına ülkeleri işgal etmesi ve Kürdistanı 1975’de Qeledize’yi bombalaması enternasyonalist dayanışmadan sayılıyor ve hatta Kürd halkının kendisinin farkında olmadığı çıkarlarının böylece ’’korunduğu’’ bile iddia ediyordu nerdeyse!.
Qeledıze kasabası 1975’de bombalanmış yerle bir edilmişti. Aradan geçen altı yıl içinde Onlarca bahçeli evler yapılmış. Bahçeleri birbirine sokulmuş kiremitli düzgün evleriyle canlı bakımlı bir kasaba görünümünde... Hava yaz sonu sıcağında, sabahın ilk saatlerine rağmen parlak ve sıcaktı. Simli geleneksel kürd giysilerimiz, gölgeden geçişlerimizde hareler saçıyordu. İkimiz de arka koltukta yanyana oturduk. Şoför, camı açtı, kolunu açık pencereye, elini başına dayadı.
Runak Xan şöförden çakmak istedi. Muhtar çakmağıyla sigara yakmanın keyfi de bir başkaydı. Artık sıgaranın tadını değil de paketten çıkarılışı, sıgarayı yumuşatmak için usul usul parmakları arasında döndürmesi, çakmağı çakıp sigarayı yakması, o ilk dumanın yükselişini seyretmek hoşuma gitti. Runak Xan halinden hoşnut, arada bir bana bakıp gülümsüyor.
Yol boyunca Askerler kontrol noktalarında düzenli denetim yapıyorlardı. Sağdan soldan askeri ve sivil arabalar vızır vızır geçiyor, bazıları fazla yaklaşıyor, başlarını camdan içeri uzatıp bize dikkatle bakıyorlar.
Cemselerdi bunlar, bir kısmında sivil giyimliler vardı.
İnsan avına çıkarılan silahlı sivil görevliler de iş başındaydı… Bir kaçının çevremizde dolandığını şöförümüz başını eğerek bir şeyler ima etti.
Ben anlamadım ne dediğini -Sağda dedi arabada oturanları göstererek -cahş-e şabi- bunlar dedi.

Her halkın ulusal kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi bizim ulusal kurtuluş mücadelemizde düşman ile işbirliği yapanlar vardı.
Bu işbirlikçilere Cahş-e Şabi deniyor (eşek sıpası)
“Cahş” kelimesi Barzani’nin kendi halkına ihanet edenler için kullandığı bir tabir olarak Kürtçe literatürde yerini almış..
Omuzlarında uzun menzilli silahlarla, şehir giriş, çıkışını denetliyorlar. -Askeri kontrol noktalarında duracağız-, dedi Şoför. Sağ yanımızda sıra sıra askerin kontrol noktaları, sol yanımızda akan trafikte cemselerin içinde oturan korucuların delici bakışı arasında yola devam ettik.
Birincisine geldiğimizde, Şoförümüz arabadan inerek, askerlerin kapısında nöbet tuttuğu koca taş binaya girdi.
Az bir süre sonra geri döndü. Bir sorun yok dedi beni takip edin.. Genişçe ferah ve temiz bir bekleme salonuna geçiyoruz. Taksici geçiş işlem işleriyle uğraşırken benle Runak Xan bir köşede sessizce bekliyoruz.. Kısa sürede işlemler bitiyor. Şoför -gidiyoruz tamamdır-, diyor.
“Bu kadar mı?” diyorum. “Evet” diyor… Nasıl seviniyorum. Bu kadar kısa süreceğini düşünmemiştim açıkçası...
Tekrar yola koyulduk. Camlar açıldı, sıgaralar yakıldı, püfür püfür esen yel şeffaf giysilerimizi uçusturdu.
Bozuk yolda sarsılan arabamız hızla yoluna devam etti, durmaksızın. İkinci kontrol noktasında, askerler anayola çıkmış yoldan geçen arabaları durduruyordu. Göz taramasıyla tek tek insanları mercek altına alıyorlar.
Grup grup askerler başlarını cam hizasına eğerek araba içlerini inceden inceye tarıyorlar..
Yabancı bakışlar beni çok rahatsız etti.
Ancak bu defa arabadan indirmediler, bir çift söz dahi etmediler. Hoş,etseler de benim sözüm olmayacaktı.. idama mahkum edilsem bile son sözüm de olmayacaktı…
Ben lâl kız’ım.. Runak Xan’ın, başı dik, gözlerinde ve yüzünde tebessümler ile asker süzgecini savdı.
Yüreğinden ve aklından, neler geçtiğini bilemedim..
Dik tuttuğu başı ve kırpmadığı gözleri ile adeta cesaret abidesi gibiydi.
Yüzünde, korkunun zerresi yoktu. Hayranlikla izledim onu. Tekrar yola devam ettik. Derin bir nefes çektim, bir de ohh!.
Runak Xan bana gülüyor ben o’na gülüyorum. Gerilimli anlar aramıza giriyordu o yüzden histerik ve hastalıklı bir dürtüyle ördüğü bariyer tuzla buz olup gidiyor mimiklerimizde.
Sanırım konuşmadan duyabilmeyi öğrenmem tam da o dönemlere denk geldi.
-Goyza, Azmit, Glozardo ve Piramargun dağlarında bir tek ağaç kalmadı, kibrit çöpü gibi yaktılar! -, dedi Şoför.

Devam Edecek...