2. Mar, 2017

Peşmerge'nin Güncesi -9-

Şilan Yaşar / Ardı ardına gelen kötü haberlerden çok etkilenmiş olmalıyım ki;
gece sıçrayarak uyandım.
Rüyamda koca bir binaya giriyorum, yerleri Kirmanşan halılarıyla, duvarları pahallı tablolarla kaplı son derece bakımlı bir odada, ağır adımlarla ilerliyor, rahlenin üzerinde açık durak kitabı sesli okumaya başlıyorum.
Kapıda uzun ince bedenli sakallı derviş kılıklı yaşlı bir adam elinde şamdanla beliriyor.
Ben rahat okuyayım diye şamdanı kitaba yaklaştırıyor.

Başımı kaldırıp adama bakıyorum, hayret ve dehşet içinde elinde tuttuğu hançeri fark ediyorum: Benim şamdan sandığım şey meğer hançermiş. Telaş içinde ayağa kalkmaya çalışırken hançeri göğsüme sapladı. Yataktan kalkıp verandaya çıktım. Gece yağan yağmur, dağa yapışan kurum rengini grileştirmişti. Bahçedeki ağaç ve ot kokusu tüm şehri sarmıştı sanki..
Sokakta, görünürde kimseler yoktu. Daha yarım saat geçmeden hemen sağdan soldan bir hareketlilik başladı.

Kulak kabartınca hareketliliğin nedenini anladım.

Bağrışmaların ardından duyulan canhıraç feryat şehrin tam ortasına düştü . Çok yakından geliyordu, ne yapacağımı bilemedim sağdan soldan koşuşturanlara bakınırken, koşuşturmaların ve evlerden kadınlar çıkmaya başlayınca son kadın zincirinin peşine takıldım.. Bahçeden içeri girdiğimizde, kapı önünde boylu boyunca yatanı gördüm. Yerde yatanın yakını olduğunu tahmin ettiğim kadın kapı eşiğinde durmuş silahla vurulmuş gibi sendeleyip, bir-iki kez sallandı, zayıf neredeyse kuru bedeniniyle yerde yatanın üstüne yığıldı. Bir süre öylece kaldı. Sonra ikinci bir hamle yaparak dizlerinin üstünde bir çığlık daha atarak üst giysilerini parçaladı. Kopardığı çığlıklar kuruma bulanan Kerax’ı hançer gibi yardı. Bir süre öylece kaldı. Sonra bir hamle daha yaparak dizlerinin üstünde iki eli yanına düşmüş olarak oğlanın ölümcül yaralarına büyülenmiş gibi baktı. Baktı… bir süre. Ve bir feryat daha kopardı…

-Öldürdüler! Oğlum’u öldürdüler!

Başörtüsünden sıyrılmış uzun saçlarını ve yüzünü tırmıklamaya başladı. Kapı eşiğinde ergen yaşlarda iki kız kesik kesik hıçkırıyor. Bir kaç dakika içinde Annenin çığlıkları bütün mahalleye yayıldı. Çığlıklar ve bağırtılar devam ediyorken, bahçeye toplananlar da yerde yatan ölü gence bakıyorlardı.
Kadın kızlarını susturmak için kapıyı dirseğiyle yüzlerine kapadı. Bir kaç saniye sonra sesleri yeniden duyuldu.

Ben de diğerleri gibi yanına yaklaşıp dizlerim üzerine çöktüm.

Durmadan inleyip ağlayan anne ve bacılarının arasında sessizce oturdum. Yerdeki 18-20 yaş civarında bir erkek cesedi, yüzünün ve vücudunun her tarafı giygileriyle birlikte parçalanmış, parçalanmış giysileri arasından didiklenmiş et parçaları sarkıyordu. Yüzünün bir tarafında sakalı eti ile birlikte soyulmuş kan revandı yüzü.. Soluğum kesilir gibi oldu, nefes alış verişim ve nabzım değişti... Yüzümün renginin tümden çekildiğini hisettim. Bir rüyadaymışım gibi olan biteni izliyordum. Bağırmak, kaçmak istiyorum. Yapamıyorum. Sesim çıkmıyor, dizlerim tutmuyor. Çevreme bakındım. Ölü’nün dışında herkes, herşey bana yabancıydı. Çaresizlik ve şaşkınlık içinde olduğum yerde kalakaldım. Acının yaşandığı bu mahalle gözlerimin önünde doğduğum kasabanın biçimine dönüştü. Kadınlar, çocukluk günlerime has bir ağıtla; saç-baş-yüzlerini yolarak… Sanki ölüm uykusundan, yıllanmış bir Kürtlere özgü sırrı fısıldıyordu, Ahmet Abi dirilip tekrar öldürülmüştü.
Sanki, yıllardır uykuya yatmış bir Kürt geleneği bu ölümle uyanıvermişti. Tekrar… tekrar..

Kürt kadınlarının ağıtları ve acı feryatlarıydı bilincimde yankılanan son şey... Oradan uzaklaşmak istedim. Oğlanın kimin oğlu olduğunu, benim de tanıdığım bir peşmergenin oğlu olduğu muhakkaktı. Tanıdık yüz aradım, Yok!.. Runak Xan dışında kimseyi tanımıyordum zaten. Tanıdık birini görmek için ayağa kalktım, beynim zonkladı, yüreğim yerinden fırlayacak kadar hızlandı. Ürperen tüylerim ve kasvetimi az bir süre öylece kaldı. Epeyce bir süre sonra, kalabalık arasından sıyrılıp sokağa attım kendimi… Sokak kapısına yaslandım. Geride bırakmak istediğim şey, benim bilincime kazınan, oğlanın parçalanmış bedeni ve Anna-bacılarının acı feryatlarıydı.. Zoraki attığım adımlarla ilerlerdim. Feryatların ardından mahallede garip bir sessizlik kolgeziyordu. Dakikalar sonrasında çok uzaklarda bir kuşun kesik kesik öttüğü duyuldu. Sağımda solumda önümde arkamda düzenle açılmış sokaklar çoğalıyordu. Hızla kaldığım evin sokağına yöneldim. Eve vardığımda yaşlı kadın bahçede oturmuş çayını içiyordu.

Yaşlı kadın misafirini sahiplenmek istercesine yanına çağırdı. Beni masaya oturttuktan sonra mutfağa gitti. Bir kaç dakika sonra küçük bir kahvaltılık tepsisiyle geri döndü. Tepsiyi önüme koyarken, başıyla acının yaşandığı evi işaret ederek -halimiz böyle- dedi. Aynı cümleyi dua edermişcesine tekrarladı… İçini çekerek. Kürtler için hayat böyle yaşanmak zorundaydı. Olan biteni hafifletmeye çalışmak karşındakine bir şey kazandırmayacaktı. Bu öylesine bir acıydı ki söze ve yazıya gelmezdi. Kelimeler dize gelmez ve dizgeye sığmazdı.
Yerimde sıkıntıyla kıvranıyordum şimdi; inanmayı beceremeyen yüreğimin yabancı atışlarını hissederek –Yazık!- diyerek hayıflandım. Bir süre hiç konuşmadan bahçede oturduk, sonra Kürt mahallesinde, bütün ölü anlamları ümitsizce diriltmek istercesine son kez görünüp kaybolduk. Hava aniden soğudu sanki, soğuk ve puslu, sisli ve titrek esintili duygularım gibi tarifsiz… Acı ve öfke şehre hükmetti, sabahları kapıları çalmadan, ses vermeden geliyordu ölüm.
Buna rağmen havanın sıcaklığından bahsediliyor ve yemek hazırlığı yapılıyordu. Hayat ve ölüm içiçe geçmiş olsa da açlık üstün geliyordu. Runak Xan’ın aklı başına gelince, beni aranmaya başladı. Telaşla yanıma geldi. Kolumdan tutarak içeri götürdü. Mutfakta, beyaz eşyalar arasında mekik dokuyordu. Boşboş bakınıyor, sonra bir buzdolabını açıyor bir fırının kapısını açıyor ve hiçbir şey çıkarmadan kapatıyordu. Ani bir hareketle kolundan tutup sandalyeye oturttum. Öldürülen genci anlatmaya çalışırken yaşlı kadının bahçeden seslenişi duyuldu. Sözü kesilen Runak Xan bahçeye çıktı.
Yüzümün renginin tümden çekildiğini farkeden ev sahibesi, keyfim yerine gelsin diye Xelad ve Rezan’la birlikte Serçınara gideceğimi söyledi. Ben daha bir karara varamadan bahçe kapısından iki kardeş beni almaya gelmişti bile.
Temmuz ayının son haftası öğle suları, Serçınar’ı görmeye gittik.

Gençlerin favori mekanı, geniş bir alan ağaçlandırılmış, çimlendirilmiş havuzla donatılmış kocaman bir parktı.

Koca parkı karış karış dolaşarak belleğime kazımaya çalıştım.

Dağa döndüğümde bu popüler mekanın özlemini çekenlere anlatacaktım. Geniş caddeler, caddelerde aceleyle koşuşturan çocuklar, şık kadınlar, eşarplılar, sokak satıcıları, işten eve dönen yorgun anne-babalar… Bin bir türlü binlerce insan renk renk giysiler ve renkler arabalar otobüsler.
Daha dolaşacak bir kaç daha yer planlıyorduk ki, silah sesleriyle irkildik.

Gündüz gözüyle saat ve mekan itibariyle gerçekten felaket alarmıydı.
Aniden yerimizden fırladık, Xelad sesin geldiği yöne doğru giderken; –Siz yerinde kalın- dedi. Xelad’ı beklerken dakikalar geçmek bilmedi. Acı haber nihayetinde bize de ulaştı. Askerler caddede yürüyen iki genci vurmuştu… İçimi tarisiz bir öfke kapladı. İşte o an gece gördüğüm rüyanın tefsirini anladım. Dünya durdu, her şey sessizliğe boğuldu.
Süleymaniye’den ayrılış vakti gelmişti. üç hafta nasılda çar- çabuk, su gibi akıp geçmişti.

Vedalaşma günü sabahı Runak Xan yol hazırlığı yapmış, bitirmişti. Zilan annesinin gideceğini hissetmiş olmalıydı. Annesine sımsıkı yapışmış bırakmak istemiyordu.
Minicik çırpı kollarını Runak Xan’ın boynuna dolamış bırakmamak için ayaklarını sallayarak direniyordu.

Birileri, koparmaya çalıştıkça o çığlık atıyordu. Runak Xan dağdayken çektiği özlemi bu defa katlanarak kendisiyle birlikte dağa götürecekti.
Tekrar tekrar kızını koklayarak öpüyor. Bu defa Runak Xan’ın kardeşi Xelad Zilan’ın minik kollarını zorlayarak, çığlıklara aldırmadan koparıp çözdü.
-Oyalanmayın hadi acele edin!...
Ağlamamak, mümkün değildi.Tekrar tekrar vedalaştıktan sonra Runak Xan’la birlikte kapı önünde bekleyen taksiye bindik.

Yol boyunca Runak Xan’ın hüznü taze kaldı. Aylarca bu acılı yüzünü hatırladığımda yüreğimi sızlattı.
Aslında çoğumuz aynı durumdaydık; yıllardır sevdiklerimizden ayrı,
On binlerce peşmerge ailelerinin, sevdiklerinin özlemini çekiyordu.

Qeledıze kasabasında bir gece kaldık, yine çatışmalar sabaha karşı bitti.
Alacakaranlıkta kaçakçı Xıdır bizi almaya geldi. Yine bir gece ormanda yattık.

Dörtnala kasaba ve köyleri açılıp kapanan kapılar gibi bir bir geride bırakarak kapıları hiç kapanmayan dağlarımıza,

ışıklı vadiye vardık..

Devam Edecek…