2. Mar, 2017

Şilan Yaşar Peşmerge'nin Güncesi -9-

Şilan Yaşar / Şehirde, aykırı bir şey yapmayacağını, yineleyerek ümit ve güven verererek binbir dil dökerek söz verdi. Ben kimseye söz vermemiştim.
Peşmergelerin dillerinden düşürmedikleri, -Süleymaniye Hayatım-’ı gezip tozmalıydım. Özellikle Serçınar ve diğer gidilecek yerleri görmeliydim.
Dağ'a döndüğümde, özlemini çeken Peşmergelere son halini anlatmalıydım.

Komela’nın kongresine gelen ve ayrıca askeri eğitimde tanıştığım bir kaç kıza haber yolladım, onlarla birlikte rahatlıkla gezebilirdim.

Aksilik bu ya temmuz ve ağustos ayları bu bölgede, çöl fırtınası mevsimiymis, Haftada bir gün toz yağarmış. İnce ince tozlanmaya başladık.

Herşeye rağmen ulusal mücadelede önemli yer tutmuş tansiyon tutmuş ve bir döneme damgasını vuran bu şehirde bulunduğum için çok memnundum.

Çok güzeldi şehir ve şehre anlam katan halkımızın mevcudiyeti çok gurur vericiydi.

Şehir içinde, ortalık tenhaydı, hava sıcak ve bunaltıcıydı. Çarşının ortasındaki çay bahçesine adım atar atmaz, birisi bana doğru hamle yapıp önümü kesti.

Boynuma sıkı sıkı sarıldı. Sesinden tanıdım Şewbo’ydu bu.

Bizi birbirimize yakınlaştıran şey ikimizin de aynı lehçeyi konuşuyor olmamızdı.

Baba-dedesi ulusal mücadenin ilk dağa çıkanlarındandı.

Şewbo tam bir peşmerge çocuğu olarak yetiştirilmişti, iyi silah kullanıyordu ancak ödülü Memoste Enver benim hakettiğimi söyledi.

Askeri eğitimden arta kalan vakitlerimizde bolca sohbet ederek, partiler vadisini gezmiştik.

Ayaküstü hal hatır sorma, ailesiyle ilgili hasbihal faslından sonra çay ısmarladık.

Runak Xan, bizi başbaşa bırakıp gitti.

Şewbo, bana bakarken derme çatma giydiğim şehir giysilerimle dalga geçiyordu.

Bir müddet giysiler içinde kaybolduğumu söyleyerek takıldı. Tamam! dedim, birazdan sizin gibi Paris modasına uyarım dedim.

Gerçekten de Paris modasına uygun giyim taşıyor buranın halkı, söylerlerdi de inanmazdım.

Şewbo,uzun boylu, narin yapılı, güzel bir kız. Günün modasına uygun bayan giysileri çok yakışmış, tüm güzelliğini bellirginleştirmişti.

Onu gördüğüme çok sevinmiştim. Ancak Elindeki çay bardağıyla masanın üstüne habire daireler çiziyordu. Gülümsemesi gölgeliydi.

Belli etmemeye çalışıyordu ama yüzünde derin bir kederin mimikleri vardı.

Sebebini sorduğumda, tam anlatacaktı ki tereddüt etti...

-Boşver ! -, dedi ’’sonra anlatırım’’.

Bana bakarken gülümsüyordu ancak arada bir yüzünden dalgınlık okunuyordu.

Konuyu değiştirip havadan sudan konuşarak geçiştirmeye çalıştı. Ancak kararlılığım karşısında problemini özetlemek zorunda kaldı.

Orada bulunuş nedenini şöyle özetledi;

Annesi köyde oturduğundan Şewbo'yu görmeye şehre geliyordu ancak bu yolda kardeşi askerler tarafından götürülmüş.

İlçe belediyelerinden birinin başkan yardımcısı olan dayısı Şewbo’yu sahiplenerek işe girmesini sağlamış.

Bu durumda Hewler'e gidiş gelişleri zorlaşacak, okulu bırakması gerekiyordu.

Ancak kardeşinin götürülmesinin ardından daha karar verememiş düşünmek için zaman istemiş.

-Ne yapacağız şimdi Şewbo, nerden başlamamiz lazım? -Hiç bilmiyorum ki, şöyle bir yürüyelim istersen. Yüz metere yürüdük yada yürümedik, kafamı kaldırınca bir

afiş görüyorum, ne yazıyor diye soruyorum.

-Bağdat -, diyor.

Çarşıyı enlemesine yürürken, bir ayak hamlesiyle kendimizi bir ayakkabı dükkanında buldum.

Meğer gruplar halinde askerlerin geldiğini farketmiş, kolumdan tutup kapalı çarşının içine ittirmişti beni.

Buyrun diyor mutlu bir ses tonu ve şirinlik ifadesi yerleştirilmiş suratı ile.
Buyuduruk. İçeride genç kızlarının başına birikmiş yüzüne çok bilmiş ifade takınmış olgun yaşta teyzeler vardı. Ayakkabılara bakıyorum, dükkanin 36 numara ayakkabıları soruyorum. Yan taraftaki rafları gösteriyor. Şaşkın şaşkın ayakkabılara bakınıyorum.
Etrafımda dolanan, durmadan gülümseyen mutlu bir yüzle tezgahtar kız bana bakıyor.
Şewbo diyorum ’’Sora sora bağdat bulunur!’’

Bağdat afişi tam karşımda duruyor oysaki Bağdat’ı sormamıştım, sormaya da niyetim yoktu. Neden olmasın-dı! dedim kekeleyerek…

Bir Bağdat ve Kerbela gezisi de yapmayı isterdim, dediğimde pat diye durdu.

Efendiiiim!?

-Tamam , anladım! diyorum, vazgeçtim.
Şaka bir yana, ben -Kartallar Yuvası- diye öve öve bitiremedikleri, Hewraman'ı görmek istiyordum.

- Ben gidilebilecek yerleri biliyorum, sen sadece beni izle, dedi.
Şaka yaptığımı anlayınca gülümsedi.

Şewbo diyor ki; Darül Salam:Barış Kenti, Medinetül Selamı :Selamet Kenti, adıyla anılıyorken daha sonraları Bağdat adı olarak değiştirilmiş.

Eski Yunan , Fars ve Hint metinleri, Sokrates, Aristoteles ve Platon’un eserleri Bağdat’ta tercüme edilmiş.

Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman kuramcıların tasarılarını ve tartışmaları burada gerçekleşmiş.
Arapçayı ve Arapları dünyaya tanıtan bu şehir, Saddam sayesinde Bağdat’ı ortaçağı aratmayacak hale getirdi.

Bende diyorum ki, bir dönemin barış ve selamet merkezi olan bu kent ilerde Saddam gibi şer satan bir lideri öngörmüş olmalıydı ki adını Bağdat olarak değiştirilmiş.

Üç ayakkabı denedim, birinde karar kıldım, onu da öfkeyle elimden aldı Şewbo:
-Dağ’da giymeyeceksin, burası şehir!,- dedi.
Giyim zevkimi yitirmiş, tercihte zorlanıyordum.
Epeyce bir kararsızlıktan sonra, pasajdan Şewbo’nun seçtiği bir çift ayakkabı, bir kloş etek ve bir buluzle alışverişimi tamamladım.

Gitmesine yakın, yeniden ne zaman görüşebileceğimizi sordum. Vakti yoktu, otobüsü kalkmak üzereydi. Bir hafta sonra köyden dönünce beni bulacaktı.

Ayrılırken birbirimizi sıkı sıkı kucakladık. İyice kalabalıklaşan meydanda Runak Xan’a bakındım. Ortalarda görünmüyordu.

Sağa sola bakınıp durdum. İnsanların yüzlerinde mimik izleri yoktu. Tepkisizdiler sanki. Sanki onlarla ilgili iyi ya da kötü bir şey olmuyormuş gibi geçip
gidiyorlardı.

Benim Zamanım boldu, tepsiyle dolaşan garsondan çay istedim. Bir bayan gülümseyerek yanıma geldi.

Runak Xan’ın yengesiyim dedi. Sarışın, mavi gözlü, boylu poslu bir kadındı. Otuz-otuzbeş yaşlarında, İpekten kloş eteği ve beyaz gömleği ile ne şık ne de mutlu görünüyordu.

Öğretmen giyimi, küt kesimli saçlarıyla bir kaç saniye bakışmamızdan sonra kucaklaşıp üç kez öpüştük.

Kadının Sovyetlerde okuyan bir kürd genci ile evlendiğini, eşi Kürdistan’a döndüğünde birlikte geldiğini, Süleymaniye'ye yerleştiğini, burada çoluk çocuğa karıştığını kocasının öldürüldüğünü dağdayken anlatılmıştı.

Rusya'dan Süleymaniye'ye gelin gelmiş. Runak Xan’ın teyzesi oğlu Şehit Aram’ın dul hanımıydı bu. Rus asıllıydı. Kürdçeyi aksanlı konuşuyordu.

Sohbetimizin ilerleyen saatlerinde sohbetimiz yol boyunca devam etti. Kendi ülkesinden bahsederken öfkeleniyor.

Saddam’ın, SSCB den arka bulduğu ve Irak Komünist Partisinin direkt desteklediği bir dönemde, Komela’nin sosyalistliği ve halk arasında sempati toplaması oldukça zordu. Milyonlarca Kürdistan’lı için sosyalizm demek: Napalm, Mig uçakları, Sovyet silahları ve onları evsiz barksız bırakan hükümetin bir parçası olan Irak Kommünist Partisi demekti.
YNK (Kürdistan Yurtseverler Birliği), 1976’da kurulduğunda üç eğilim barındırıyordu. Xete gışti, bızutnawey sosyalist ve Komeley Rençderane Kurdistan. Yarı cephe niteliğindeydi. Kürdistan’lı aydınların örgütlendiği bir örgüttü. Mücadele başladıktan bir süre sonra marksist eğilim nicel olarak büyük bir güç haline gelmişti. Saddam’ın gene binlerce köy yakıp yıktığı ve boşaltıldığı dönemde, halk kendiliğinden silahlanan köylülerden oluşan gruplar halinde yeniden dağlara çıkıyordu. Müdahale etmesi gereken tek örgüt de Komela’ydı. Dağa çıkan yığınlarca insana 1975 yenilginin kaynağı olarak birilerine yüklenip yaklaşmak olasılığı vardı ama sosyalizm nasıl anlatılacaktı?
Komela Rençderan kurucuları ve lider kadrosunda yer alan Runak Xan’ın amcası Şahap ve kuzen Aram -yığınları düşmanla savaşta yanlız bırakmama- ilkesi gereği ilk müfrezelerini dağa çıkarırlar. Komela, IKP (Irak Komünist Partisi) ile kendi arasındaki farkı kitleler arasında açıklayabilmek için uzun bir müddet kelime oyunlarına başvurmuşlar. Arapça komünist kelimesinin karşılığı Şui’yi IKP için kullanarak
’’ Saddam’la anlaşarak Kürdistan’a Napalm yağdıran parti, Hizbe Şuiye Irak’’tır. derler.

-Biz Komünistiz- diyorlar. Dağa çıkan müfreze kısa bir sürede kitlesel bir katılımla karşılaşıyor. Kendi iç dinamikleriyle, kaldırabileceği bir silahlı güç oluşturma kararına karşın, katılım onun iç güçleriyle çözülemeyeceği, denetleyemeyeceği bir düzeye çıkıyor. Lider kadrosundan Amca Şahap yakalanıp idam ediliyor. Yerine örgütün başına geçen Kuzen Aram da Askerle girdiği çatışmada şehit düşüyor.
Daha bu sorunlar ve tartışmalar devam ederken genel sekreter de dahil merkez ve merkeze yakın kadroların büyük bir kısımı çatışarak bir kısmı da yakalanıyor ve idam ediliyordu.
Ben Zilan’la bahçede oynarken annesi komşu kadınla ve Şehit Aram’ın dul eşiyle konuşuyordu.

Zilan elindeki oyuncakları o tarafa doğru fırlattığında. Kulak misafiri oluyordum.
O günlerde, evlere sık sık baskınlar yapılıyordu.

Hali hazırda götürülen yüzlerce peşmerge yakını vardı. Ev baskınlarında götürülenlerin aileleri sabah uyandıklarında ’’Kapı önü sendromu’’ yaşıyordu. Kapı önünde ceset henüz konulmamışsa bir umut zerresiyle derin nefes alıyorlardı. Süleymaniye’de her evden dağa çıkan bir veya birkaç peşmerge vardı. Kimi zaman babaları ve abileri yerine kardeşleri ve çocukları götürülüyordu.
Kürtler kendi kadim şehrinde her sabah yürekleri ağızlarında uyanıyorlar. Gözleri kapı önlerine, kulakları komşularından duyulacak çığlıklardaydı.

Bir ara komşu kadına birisini sordu. Komşu Kadın: -Evde değil, Emnisureka’ya götürdüler- dedi komşu kadının sesi hafifçe titriyordu. O anda yüzüne ve tavırlarına alıcı gözle baktım. Bu kadar sakin bir ses tonu olamaz diye düşündüm. Yanılmamıştım. Kadının gözleri şişkin ve kızarıktı.
-Daha çocuktur… kim bilir neler yapacaklar oğluma -, dedi bir kaç kez yutkunarak...
Aradaki bahçe duvarı gibi yüzler buz tuttu. Buz gibi bir soğukluk yaydı soğuk ve sessizlik kapladı. Bir müddet sonra başını hafifçe kaldırarak, Peşmerge barındıran dağlara baktı. Bakışları dağda peşmerge olan kocasına kadar uzanmıştı gözleri, bilinci ve yüreği kendisinden ve bizden uzaklaşmış olarak bakınıyordu. Kapı eşiğinde kaybolmadan önce bizlere bakarak ruhani ve derinden gelen bir sesle -Hayat böyle!- dedi ve kapısını usulca kapattı.
-Ne yaparlar götürülen çocuklara? - diye sordum.

-Bir kaç gün sonra kapı önüne atılır- , dediler.

Çünkü Emnisureka’ya götürülen her yüz kişiden en az doksanı sağ olarak dönmüyordu. Orası; emniyet müdürlüğü, hapishane, işkence ve bilgi toplama merkeziydi. Binanın rengi nedeniyle kırmızı emniyet dedikleri yerdi. Dağ’da sıksık duyardım bu kelimeyi…
Kale gibi duvarları olan ve geniş bir alan üzerine kurulmuş yapının yanından geçtik.

Arabadan inmeden bir kaç kez baktım…

Kürtlere mezar olan bu soğuk görünümlü bina’ya…

Devam Edecek-