2. Mar, 2017

Şilan Yaşar

Sağ yanımızda sıra sıra askerin kontrol noktaları, sol yanımızda akan trafikte cemselerin içinde oturan
Chaş-e Şabi'lerin delici bakışları nihayetinde Süleymaniye’ye girdik.

Şoför’ün dediğine göre, köyler ve kadim dağlarımız göz göre göre sistematik olarak yakılıp kül ediliyordu.

O’günlerde sistematik sırada Süleymaniye vardı. Şehrin yanı başında duran Kerax’dan siyah dumanlar tütüyordu.
Şehrin hazinesi yakılıyordu, bu dehşet anında, ürkütücü bir sessizlik vardı, heryerden dumanlar tüterken…
Şehir boşaltılmış gibiydi.

Her taksimetrede arabamız, şehrin dumandan büründüğü loşluğu ve duman kokulu sessizliğini daha fazla gömülmemize neden oluyordu...
Güzelim şehrimiz, kızıl alevlerin sardığı, duman altında koca bir harabeye dönüşüyordu.

Şoför: Denetim amaçlı olarak, şehrin çevresini halka içine aldılar, kuş uçurtmuyorlar!..
Eski adi Namo olan bu Kürd şehri, 1781’de kurulmuş. Runak Xan eliyle büyük bir yapıyı işaret ederek;

-Ben bu üniversitede okudum! Süleymaniye Üniversitesi - bir ay önce Hewlere taşındı- diye de ekledi. Taşınma nedeni de Saddam’ın sevmediği bu Kürt şehrini cezalandırma isteğiydi.
-Temelleri 1784 yılında Kürt Baban Mirliği tarafından 6000 kitaplık, büyük bir camii Külliyesi olarak inşa edilmiş aslında.
Daha sonra bu temel üzerine inşa edilmiş eser ve ilmi birikimler Süleymaniye Şehir merkezine taşınmış. 1968 yılında da resmen Süleymaniye Üniversitesi olarak açılır ve o günden beri akademik olarak Kürtçe üzerinde çalışmalar yapılıyormuş.
Her yıl 8000 öğrenci alan üniversite yarıdan bir yüzde fazlasıyla kız öğrenciler alınıyormuş.
18 fakülte, 54 bölüm ve 320 öğretim görevlisi bulunduran üniversitenin çok zengin bir kütüphanesi varken daha bir ay önce.. Süleymaniye üniversitesi, özellikle dünyanın önemli, kültürel, sanatsal eserleri piyasaya çıkar çıkmaz çağa uyum olarak Kürtçeye tercüme edilerek satışa sunuluyor. Süleymaniye bir Kürt şehiri olarak Ortadoğunun en çok kitap okuyan merkezlerinden biridir- diyor Runak Xan.
Alacakaranlıkta, bahçeli bir ev önünde taksiden indik.

Kapıya yaklaştığımızda gürültü arttı. Kapı önünden ayak sesleri ve bedenlerin birbirine değmesinden ve öpüşmelerden, gülüşmelerden çıkan sesler ve hışırtılar arasında yarı kör bir vaziyette, yarı karanlığın içinde salona girdik.
Kapı girişinde karşılaştığımız kalabalık ve gürültüler bir biri ardına çekilmeye başladı, kapı dışında kaldı, ayak sesleri bahçededen çıkışlarına kadar duyuldu. Sonra ayak sesleri uzaklaştı. Yaşlı bir kadınla başbaşa kaldık. Ağır ağır hareket ediyor, ağır ağır tane tane konuşuyor arada bir kesik kesik öksürüyordu. Runak Xan bizleri tanıştırırken -Peşmerge Salar’ın ’ın annanesi- dedi.
O gece, mahallede garip , tedirgin edici bir sessizlik vardı.

Küller arasından közler savrulurken hafif hafif kıvımcımlar saçıyordu. Kerax siyaha bulandı, kel kaldı.
Hava hafif dumanla karışık korku ve öfke kokuyordu.
Yemekten sonra oturduğum koltukta derin bir uykuya dalmışım.

Gece karanlığında girdiğim evi gündüz gözüyle görünce çok şaşırdım.
Evde, mobilyalar kahverengi duvarlar cam mavisiydi. Kahverengi kanepeler ve koltuklar geniş ve rahattı. Dekorasyondaki uyum, güzellik, rahatlık ve kalite dikkatimi çekti. Bahçeye çıkınca neye uğradığıma daha çok şaşırdım. O kadar lükstü ki, farkında olmadan çakıllı yoldan araba garajına girmişim. Çok modern bir stilde özenle inşa edilmiş bir villa’daydım. Kahverengi tuğladan tek katlı yapılmış binanın yemyeşil çimlerle ve güllerle kaplı bahçesinin tam orta yerinde kocaman bir havuz masmavi çarşaf gibi önümde serili duruyordu. Böylesi bir zenginlikle karşılaşacağımı hayal bile edemezdim. Envai çeşit güller ve ağaçlarla bezenmiş misk-i amber kokuyordu. Kuş cıvıltılarına bahçe dışında oynayan çocuk seslerine karışıyor aklımı başımdan alıyordu.
Çocuk seslerini kuş cıvıltıları arasında duymak tuhaf bir heycan uyandırdı.
Özlemiştim… meğer bilmediğim ne çok çeşitte özlem varmış…

Gözlerimi kapatıp o heycanı saatlerce kulaklarım doyunca kadar dinlemek istedim.

İran TV. Kanallarının aksine Irak TV. Kanalları çok canlıydı.

Saddam, ihtişamlı gösteriler yapıyor, kahkahalar atarak marşlar eşliğinde görünüyor.

Humeyni gibi miskin miskin oturup salya sümük ağlamıyor.

Bugün anahaberde, 1979 yılında, Humeyni'nin onayıyla İranlı öğrenciler İslam Devrimi’ni desteklemek için ABD Büyükelçiliğini basmış ve 52 diplomatı 444 gün süreyle rehin tutmuştu. Rehine krizine dönüşen bu eylem üzerine Carter başkanlığındaki ABD hükümeti küçük hediye, yiyecek ve halı türü maddeler hariç İran’dan ithalatı yasaklamış ve Kasım ayında İran’a ait 12 milyar dolarlık nakit mevduat, altın ve mal varlığını dondurma kararı almıştı. Halen ABD’nin Tahran Büyükelçiliği 4 Kasım 1979’dan sonra kapalıydı.

TV'de kürdçe kanallarda, akşam üzeri yayın yapılıyordu.
Kürtçe haberler,opera, bale, film seyrettiğimde sevinçten uçacaktım.

Kendi dil özgürlüğümüzün tadı paha biçilmezdi… 1960’larda Irak’ta yönetimi alan Baas rejimi ile görüşmeler sonucunda Mela Mustafa Barzani’nin Özerkliğinin kabul edildiği “manifesto” 1970 yılında yayınlanır. Bu anlaşmada Kürtlerin milli varlığı ve Kürtçe serbest bırakılmıştı. Ayrıca, Kürt üniversitelerinin açılmasına izin verilmişti.
Sabah uyandığımda, sanki yıllarca bu son derece lüks stil mimarisiyle biçimlendirilimiş evde hayatımı sürdürmüştüm gibime geldi.
Süleymaniye yanık kokusundan az biraz kurtulmuş sabah kendi serin ve temiz havasına kavuşmuştu. Kendimi, kuş gibi hafif hisettim. Cam içlerinde rengarenk saksılarda ismini bilmediğim rengarenk çiçekler dizilmişti. Salonun bir yüzünü boydan boya kaplayacak kadar geniş tutulmuş camlar. TV. izlerken gene pençerenin önünde geniş bir koltukta uyumuştum. Başımı kaldırdığımda, güneşin havuz suyuna düşen parıltısı gözümü aldı, deniz görmüş kadar heycan sardırdı.

Ertesi günün sabahi, Runak Xan’ın anne-babası kaldığımız eve, gıyaben tanıdığım Zilan bebek ile birlikte geldiler. Zilan’ın isim annesi Xece Ablam.
Bu beklenmedik gelişimizden hiç hoşlanmadıkları yüz ifadelerinden anlaşılıyordu.
Zoraki sarılıp öpüştük.

Runak Xan’ın, kızına karşı gösterdiği aşırı hissiyat, minik Zilan’ı ürkütmüş olacak ki çığlığı bastı. Kaçarcasına ananesinin kucağına attı kendisini. Küçük Zilan’ı teselli etmek pek kolay olmadı. Runak Xan tüm güzelliğini kızının yüzüne naksetmiş sanki. Baktıkca minik Runak diyesim vardı.
Zilan, bir yerlere tutunarak ayağa kalkabiliyor, hızlı bir kaç adım sonra düşüyor yere kapaklanıyor. Hızla doğruluyor ve koşuyor tekrar düşüyor sonra emekleyerek salonu dört dolanıyor. Bu kadar seri hareket edebilen bebek görmemiştim. Jet hızıyla hareket ediyor sonra fren yapamıyor oraya buraya çarpıyordu. O kadar narin ki, her defasında koşarak yerden kaldırıyorum, bir yeri incinecek veya kırılacak ellerinden tutup yürütüyorum.
-Neden geldin? Dedi Runak Xan’in annesi. -Durumu bilmiyor musun? Runak Xan: Başını sallayarak, bir seyler mırıldandı.
Gözleri Zilan üzerinde gezindi sonra önüne bakarak düşündü, kendi kendine başını salladı, birden ayaga kalktı –Bilmiyorum!-, dedi. Kapıyı açarak bahçeye çıktı. Zilan, kendisine şevkat gösteren bu yabancı yüze çok dikkatle bakmış sonra tekrar uzaklaşmıştı. Peşmerge çocukları güvenlik nedeniyle, dedeyle annannenin, amcanın, dayının, teyzenin ya da halanın nüfusuna geçiriliyordu. Çocuklar öz anne babalarını, kardeşleri ve ya yakın akrabaları sanıyor haliyle. Çocuğunu bir haftalıkken bırakmış. Şimdi neredeyse bir yaşına basacak. Dişleri çıkmış, ayaklanmış tek tük sözcüklerle konuşmaya başlamıştı.
Bir kaç dakika sonra; yüz kasları kabarmış, kaşları çatılmış halde Runak Xan’in annesi de bahçeye çıktı:
- Senden bir ricam var! dedi. Dişlerini sıkarak konuşuyordu: - Geldiğini kimse bilmesin, ve duymasın, dışarı çıkma sakın!.
Dedi ve içeri gitti. Runak Xan Zilan’a yakınlaşmak sarılıp koklamak gönlünü fethetmek için uğraşıyordu.
<
Zilan Bebek, ortalığı inanılmaz canlı cıvıl cıvıl sesiyle doldurdu.

Topuklu ayakkabılara meraklı tık tık tık!… minicik ayaklarıyla poposunu sallaya sallaya evdeki her ayrıntıyı keşfetme telaşında olan şirin mi şirin bir bebek.. Ona baktıkça Runak Xan’ın yüzünde tebessüm beliriyor. Ne yol yorgunluğu kaldı ne yol kaynaklı stresi.. Zilan’ı kucağına aldığında hissettiği heyecanı ve sevincini ve mutluluğunu bizlere de hissettiriyordu. Gözlerinin içi parlıyor o da Zilan gibi koşturup cıvıldıyordu. Bir yıl birbirlerini görmeyen üç kuşak ana-kızlar bütün gece öpüşüp koklaştılar. Anlat, anlat bitmeyecek kadar çok olay olmuştu bu Kürt şehrinde.
Sık sık Saddam’ın ismi geçiyor, onlar için hiç kimse Saddam’dan daha zalim değildi.
Annesinin, duyumları ve yaşadıklarını anlattığı olaylar vahametin boyutunu anlamaya yetiyordu.
Runak Xan oldukça soğukkanlı dinliyordu.

Devresi günün öğlesine yakın bir saatte, Annesi gitmeden önce , Runak Xan’ı süzerek tam karşısında durdu.
Bu defa birbirlerini inceden inceye süzerek bakıştılar, gülüştüler, öpüştüler.

Şehirde, aykırı bir şey yapmayacağını, yineleyerek ümit ve güven verererek binbir dil dökerek söz verdi.
Sonra da bana sarılarak - Çok dikkatli olun! - , dedi.

Bakışlarında gördüğüm kaygıyla:
-Durum o kadar kötü mü?-. diye sordum

-Çok kötü! - dedi…

-Devam Edecek-