2. Mar, 2017

Şilan Yaşar

Ormana girmeden arkasına son bir kez dönüp bakıyor, sonra ağaçların arasına dalıyor Kaçakçı Xıdır.

Ağaçlık sık bir bölgeye varana dek ilerledik. Büyük bir ağacın altına, sık bir çalılığın çevreleriği bir alanda atlardan indik. Bu büyük gölgelik ağaçlar, kayın ve üvez ağaçlarıydı. Yeşilin bin bir türlü renklerinde; yapraklar, otlar ve çalılar, arada bir görünüp bir kaybolan tavşan ve sincapların çıkardığı hışırtılar damla damla yüreğime yaşam sevinci nakşediyor.
Ormanın içinde yavaş yavaş kimi zaman tırmanarak, kimi zaman rahat yollarda yürüyoruz, tuhaf hışırtılar arasında, öfkeli gece kuşlarının sesi duyuluyordu.
Bir kilometre yürüdükten sonra sık ağaçlıklı bir varana dek yürüdük. Gecelemek için uygun yer arandı.
Kaçakçı Xıdır’ın bana uzattığı battaniyeyi ateşe yakın bir yere serip üzerine oturdum.
Ateş yakıldı; ekmek çıkarıldı, konserve kutuları açıldı, ateşin üzerine konuldu. Kara çaydanlığa su dolduruldu o da ateş üzerine bırakıldı.
Kaçakçı elinden servisi yapılan yemeğin, demlenen çayın; kokusu , dumanı ve tadı da nefisti. Kaçak tütün saran Kak Xıdır birini bana verdi. Kaçakçı yemeği sonrası kaçakçı elinden sarılmış kaçak sıgara... Gerçek anlamda bir kaçakçı partisine katılmış gibiydik.
Yakılan ateşin verdiği aydınlık kadar çevremi görebiliyordum. Ormanlık alanda, gökyüzü gizlenmis, göz kırpan yıldızlar arada bir araya girip kıvılcımlar saçıyorken, göz bebeklerimi, gözkapaklarim beşik gibi sallarken, derin bir uykuya dalmışım.
Tanyeri ağarırken, sabahın ilk ışıklarını karşıladım. Kaçakçıların bir kısmı hemen yanımda uzanmış uyuyorlardı.
Bir süre sonra Runak Xan uyandı.

Başı bana çevrikti, bana mahur baktı… Gülümsedi. Rahat, sakin ve mutluydu.

Sonra diğer yol arkadaşlarımız da uyandı. Ateş yakıldı, kahvaltı hazırlandı.

Runak Xan, mimikleriyle, ûslubuyla , vurgularıyla çok asil dialoglar içerisinde çok yerinde davranıyor; saygılı ve ölçülü, yeri geldiğinde kahkaha atıyor. Bir süre o’nları izledim. Runak Xan başıyla bir yeri işaret etti, usulca yerimden kalkıp oraya yöneldim. Peşimden geldi. Kuytu bir köşede ihtiyacımızı giderdik. Tekrar yola koyulduk. Tekrar uçtuk...
Az ilerde Qeldıze giden düzgün toprak yol görünüyordu. O akşam Qeladıze kasabasına vardık. Kaçakçılar, bizi, bahçeli bir evin arka girişinde bırakarak, sessizce gittiler..
Bahçe ve ev çok büyüktü. Evin kapısı açıldı 4-5 kişi koşarak yanımıza geldi.

Sarılıp öpüştük. Halhatır sorulurken çaylarimizi içtik, banyo hazırlandı.

Runak Xan öncelik sırasını bana tanıdı.
Tam banyo kapısını açacağım esnada bir silah sesi yankılanarak banyo zevkimi gölgeledi. Ardından patlamalar ve makinel, tüfek tarakaları birbirini izledi.
Tekrar salona yöneldim, salon kapısından başımı kapı aralığından uzatarak: ev sahiplerine ve Runak Xan’a baktım.
-Korkma!, dedi ev sahibesi. Her gece halimiz böyle, sabaha kadar devam eder.

Gülümserek tekrar banyoya gittim.
At’ın ve toz toprak kirini üzerimden atmış oldum. Hafifledim. Banyo kapısının eşiğinden adımımı attığımda; makineli tüfekler tarakası gene başladı. Bu defa patlamalarda vardı. Kapı pençere deprem oluyormuş gibi zangırdıyordu.
Ne banyoymuş! Girişim ve çıkışım baya gürültülü olmuştu.

Patlamalar ve makineli tüfekler tarakası kesintisiz devam etti bir süre...

Saat daha akşamın yedisi bile olmamıştı. Patlamalardan ve makineli tarakalardan çatışmayı anlamaya çalışıyordum.

Çok yakınımızda bir çatışma vardı… Camdan bakınca hiçbir şey görünmüyor, sadece sesler vardı.

Salona geçtim. Sohbet derinleşmiş kimsenin silah seslerine aldığı yoktu.

Yemek sofrası hazırlanıyordu, hoş kokusu, mide gurultumu artırıyordu.

Porselen tabaklarda yemek, cam bardaklarda içecekler nefisti. Somyada yatmayalı bir asır olmuştu sanki.

Sıcak.. yumuşak.. misss kokulu…

Çatışma sabaha kadar sürdü, bazen çok yakınımızda bazen de uzaklardan geliyordu çatışma sesleri. Yakından gelen sesler bizimkiler olmalıydı, uzaktan gelen sesler de Saddam’ın askerlerinin.. Tuhaf ama hiç korku ve tedirginlik hissetmedim.. Sabah sekiz sularında, kapıya gelen özel taksi ile Sülemaniye yoluna koyulduk. Gece göremediğim kasabaya gündüz alıcı gözle baktım.
SSCB’nin bölgedeki nüfusunu artırmak ve korumak (!) adına ülkeleri işgal etmesi ve Kürdistanı 1975’de Qeledize’yi bombalaması enternasyonalist dayanışmadan sayılıyor ve hatta Kürd halkının kendisinin farkında olmadığı çıkarlarının böylece ’’korunduğu’’ bile iddia ediyordu nerdeyse!.
Qeledıze kasabası 1975’de bombalanmış yerle bir edilmişti. Aradan geçen altı yıl içinde Onlarca bahçeli evler yapılmış. Bahçeleri birbirine sokulmuş kiremitli düzgün evleriyle canlı bakımlı bir kasaba görünümünde... Hava yaz sonu sıcağında, sabahın ilk saatlerine rağmen parlak ve sıcaktı. Simli geleneksel kürd giysilerimiz, gölgeden geçişlerimizde hareler saçıyordu. İkimiz de arka koltukta yanyana oturduk. Şoför, camı açtı, kolunu açık pencereye, elini başına dayadı.
Runak Xan şöförden çakmak istedi. Muhtar çakmağıyla sigara yakmanın keyfi de bir başkaydı. Artık sıgaranın tadını değil de paketten çıkarılışı, sıgarayı yumuşatmak için usul usul parmakları arasında döndürmesi, çakmağı çakıp sigarayı yakması, o ilk dumanın yükselişini seyretmek hoşuma gitti. Runak Xan halinden hoşnut, arada bir bana bakıp gülümsüyor.
Yol boyunca Askerler kontrol noktalarında düzenli denetim yapıyorlardı. Sağdan soldan askeri ve sivil arabalar vızır vızır geçiyor, bazıları fazla yaklaşıyor, başlarını camdan içeri uzatıp bize dikkatle bakıyorlar.
Cemselerdi bunlar, bir kısmında sivil giyimliler vardı.
İnsan avına çıkarılan silahlı sivil görevliler de iş başındaydı… Bir kaçının çevremizde dolandığını şöförümüz başını eğerek bir şeyler ima etti.
Ben anlamadım ne dediğini -Sağda dedi arabada oturanları göstererek -cahş-e şabi- bunlar dedi.

Her halkın ulusal kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi bizim ulusal kurtuluş mücadelemizde düşman ile işbirliği yapanlar vardı.
Bu işbirlikçilere Cahş-e Şabi deniyor (eşek sıpası)
“Cahş” kelimesi Barzani’nin kendi halkına ihanet edenler için kullandığı bir tabir olarak Kürtçe literatürde yerini almış..
Omuzlarında uzun menzilli silahlarla, şehir giriş, çıkışını denetliyorlar. -Askeri kontrol noktalarında duracağız-, dedi Şoför. Sağ yanımızda sıra sıra askerin kontrol noktaları, sol yanımızda akan trafikte cemselerin içinde oturan korucuların delici bakışı arasında yola devam ettik.
Birincisine geldiğimizde, Şoförümüz arabadan inerek, askerlerin kapısında nöbet tuttuğu koca taş binaya girdi.
Az bir süre sonra geri döndü. Bir sorun yok dedi beni takip edin.. Genişçe ferah ve temiz bir bekleme salonuna geçiyoruz. Taksici geçiş işlem işleriyle uğraşırken benle Runak Xan bir köşede sessizce bekliyoruz.. Kısa sürede işlemler bitiyor. Şoför -gidiyoruz tamamdır-, diyor.
“Bu kadar mı?” diyorum. “Evet” diyor… Nasıl seviniyorum. Bu kadar kısa süreceğini düşünmemiştim açıkçası...
Tekrar yola koyulduk. Camlar açıldı, sıgaralar yakıldı, püfür püfür esen yel şeffaf giysilerimizi uçusturdu.
Bozuk yolda sarsılan arabamız hızla yoluna devam etti, durmaksızın. İkinci kontrol noktasında, askerler anayola çıkmış yoldan geçen arabaları durduruyordu. Göz taramasıyla tek tek insanları mercek altına alıyorlar.
Grup grup askerler başlarını cam hizasına eğerek araba içlerini inceden inceye tarıyorlar..
Yabancı bakışlar beni çok rahatsız etti.
Ancak bu defa arabadan indirmediler, bir çift söz dahi etmediler. Hoş,etseler de benim sözüm olmayacaktı.. idama mahkum edilsem bile son sözüm de olmayacaktı…
Ben lâl kız’ım.. Runak Xan’ın, başı dik, gözlerinde ve yüzünde tebessümler ile asker süzgecini savdı.
Yüreğinden ve aklından, neler geçtiğini bilemedim..
Dik tuttuğu başı ve kırpmadığı gözleri ile adeta cesaret abidesi gibiydi.
Yüzünde, korkunun zerresi yoktu. Hayranlikla izledim onu. Tekrar yola devam ettik. Derin bir nefes çektim, bir de ohh!.
Runak Xan bana gülüyor ben o’na gülüyorum. Gerilimli anlar aramıza giriyordu o yüzden histerik ve hastalıklı bir dürtüyle ördüğü bariyer tuzla buz olup gidiyor mimiklerimizde.
Sanırım konuşmadan duyabilmeyi öğrenmem tam da o dönemlere denk geldi.
-Goyza, Azmit, Glozardo ve Piramargun dağlarında bir tek ağaç kalmadı, kibrit çöpü gibi yaktılar! -, dedi Şoför.

Devam Edecek...