2. Mar, 2017

Şilan Yaşar

Bu sabah başucumda Runak Xan’ı bana bakarken, gördüm. Gözgöze geldik,
– Hayırdır? , diye sordum.
Tuhaf, görmeye alışkın olmadığım derin bir kederle bana bakıyordu kafasında bir soru varmış da, sorması doğru mu, yanlış
mı diye evirip çevirdiği yüzünden belli oluyordu. Bir müddet sessizce bakıştık.
Ürktüğümü görünce atmoseri yumuşatmak için uzun kirpiklerni kırpıştırarak
bana şirinlik yaptı.

Gülümseyerek:

– Süleymaniye’ye Gidiyoruz!, dedi, bir çıkın uzattı. Çıkını elinden alıp aralayarak baktım. Rengarenk şefaf, yumuşacık geleneksel giysilerimizdi. Süleymaniye’ye gidecegiz! demişti sakince… Çok sakince söyledi, sanki hergün gidip geldiğimiz bir yere gidedecekmişiz gibi...
Mela Bextiyar’ın haberi var mı?
– Hayır!- , dedi.

-Eee! Anlamadım?
–Aman !, anlamayacak ne var? Mela, askeri operasyona gitti, uzun süre gelmeyecek-.
Konuyu kapatıp çıkından elbiseyi çıkardı, gene elime tutuşturdu.
-Şaka yapıyorsun!, haberi olursa bizi fena halde haşlayacaktır ..

Tavşanlar gibi avurtlarını çökerterek dudak aralığından Cık!.. yaptı dudaklarını büzerek, sözcüğe gerek duymadan, ileri geri ve yanlara oynatarak çıkardığı hayır anlamını taşıyan sözcüğü. Cık…Cık , cık yaptı dudaklarını yayarak..
–Giy şunları, üzerine de peşmerge giysilerini giy.. hiç kimse gittiğimizi bilmeyecek. Elbiseyi tekrar elime tutuşturdu.
Battaniyeler arasından zoraki sıyrılıp ayağa kalktım. Bu fikrini tasvip etmemiştim, vazgeçirmeliyim diye düşündüm. Ancak önemli bir nedeni olmazsa böyle bir riske girmezdi. Sessizce dışarı çıktım, elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltılık yoğurt kasesi, ekmek ve çay tepsisiyle odaya döndüm. Yere, tek dizimi kırarak, yanına sokuldum, sesimi koyultarak:
‘’Saddam, pişmanlık yasası çıkardı biliyorsun!, silahı ile teslim olan Peşmergeyi azad ediyor. Şu anda teslim olanlar şehirlerde dolaşıyor seni görür görmez ele verirler, bu bir! aklında tut.
Ünlü bir ailedensin, tanınmış bir simasın, bu iki!…

Ailen bu habersiz gelişinden rahatsız olacaktır, bu üç!...
Ayrıca, senin başına ödül konmuş: yakaladığında işkenceden sonra; ya kurşuna dizileceksin ya da asılacaksın, ölümlerden ölüm beğen... bu dört!…

Hııh !, dedi tek eliyle saçının bir kısmını başının arkasına savurdu. Hiç istifini bozmadan, okka burnunu kayıtsızca kıvırdı.
(Sinirlenmiştim, farkında olmadan sesimi yükseltmişim)
- Yahu… Sen demiyor muydun her sabah kapı önlerine cesetler atılıyor, diye!? Hı…!?’’
-Ben gene de gideceğim, dedi. Başını dikleştirerek mırın kırın etti…
Yüzüne baktım, şaka yapar hali yoktu. Çay bardağını önüne çekti, sıgara dumanını, tüm saydığım ölüm seçeneklerine meydan okurcasına, savurdu.
O sıra Xéce Ablam odaya girdi.
Xéce’ye doğru yönelerek:
-Saddam’ın başına ödül koyduğu bu hatun Süleymani’ye gidelim diyor!.
–Biliyorum-, dedi Xéce Ablam omuzlarını silkerek.
- Eee.. Sen de bir şey söylesene!?
-Huyunu suyunu bildiğim biri için çenemi yoramam!. Dedi.
-Saddam Hüseyin, Baas Parti’si, Ordusu, El Muhaberat’ı yana döne sizleri arıyor, yakalanırsan bayram edecekler… madem bu riske atılmaya heveslisin tamam… dedim. Hırsla ayağa kalktım.
- Bana da bir şey olursa sebebi de sen olursun, bu da beşşş!..., diye de ekledim.
-Saddam i…ne!, dedi. okka burnunu kıvırarak... Kahkaha atmaktan kendimi alamadım, hakediyordu Saddam..
Partiler Vadisi'ne geldiğim gün tanıştığım ve o'günden sonra uzun yıllar kader birliği yaptığım Runak Xan; yirmi beş yaşlarında, minyon tipli,esmer, dalgalı saçlı , siyah iri badem gözlü, kusursuz yüz hatlarıyla Kürt güzeli bir bayan. Yurtsever bir aileden geliyor; edebiyatçıları ve şehitleri bol bir aile; ünlü şair Piramerd’in torunu; lider kadrosundan idam edilen şehit Şahap ve askerle girdiği çatışmada şehit olan Aram’ın kuzeni. Kocası askeri operasyonlara gittiği gerilimli gecelerde sabahı gece ederdik. Bu nedenle birlikte acı tatlı çok anı, dertlerine ve kaygılarına da ortak etmişti. Yurtsever bir aileden gelmenin sıkıntılarını ve avantajlarını esprili bir dille anlatırken beni saatlerce güldürüyordu. Newroz marşının yazarı ve bestecisi olan dedesinin Asıl adı Süleymani’yeli Tevik ancak Şair olarak Piramerd lakabıyla daha popüler.. Özellikle Newroz şiiri marş olarak en bilindik eseridir. Birlikte söylediğimiz kuplesi:
Newroz, Em rojî salî taze ye, Newroze hatewe. Cejnêkî konî Kurde, be xoşî û behatewe..
Yola çıkma işimiz ciddiyet kazanınca , kendim için değil ama abla olarak gördüğüm Runak Xan için kaygılandım, vazgeçirmeye uğraşmak boşunaydı, sonunda pes ettim..

- Ne zaman gidiyoruz?

-Hemen!...
Alêlacele giyindim iki kat giysiyi üst üste.

Runak Xan, nerdeyse sevinçten uçacaktı yüzünde gülücüklerle sımsıkı sarıldı bana...

Gezintiye gidiyormuşuz gibi karargahtan çıktık. Mekteb-i Askeri’nin geniş odasına girdik. Bir kaç parça öteberi ile bir şeyler arasında gitti geldi. Tamam dedi.
Mülazım Omar’ın önceden haberi olmalıydı ki hiç bir tepki göstermedi.
Karşılıklı olarak ¨Xuhafız¨ dileyerek ayrıldık.
Daha hiç bir şekilde Runak Xan’ı vazgeçirmeye çalışmadım. Artık, ok yaydan çıkmıştı. Yol heycanı beni alıp götürdü. Öyle ki, bir heycan ki içim kıpırkıpır oldu.
Ucunda ölüm olsa bile… Değerdi.

Şehir görecektim hemde en çok görmek istediğim şehri.

-Al bunu! dedi.

Mülazım Omar sana vermemi istedi, dedi.

Açtım, baktım… Beş yüz dinar. Gülümsedim, bizim orada da gelenektir, yola çıkan yolcuya yolluk olarak harçlık ya da azık verilir.

Nawzeng dışına çıktığımızda, çevresine bakındı, sonra keçi yolu dışında bir kayalığa tırmandık. Kocaman bir kayanın arkasına gizlenerek, peşmerge giysilerimizi çıkardık. Çıkınladık.

-Nasıl! Böyle alagarson saç kesimli köylü kızı gördün mü?

-Tabiki görmedim!, dedi, gülümseyrek.

Belinden iki eşarp çıkardı, birini bana verdi. -Hem sen lâl kızı oynayacaksın, saçların kısa olsa da olur!.. Kahkaha attı. Tüm heycanımı ve yol gerginliğimi aldı gitti.
Şene köyü girişine yaklaştığımızda, yoldan saparak, köyün dışına doğru yürüdük.
Derenin kenarında söğüt ağaçları arkasında gizlenmiş beş kişilik at’lı grup, bizi bekliyordu. Aralarında bir tek Kaçakçı Xıdır tanıdık geldi. Selamlaştık. Hiç oyalanmadan, atlara binmemize yardım ettiler. Her şey daha önceden planlanmış. Atlarımiz bile. O’nu yalnız göndermeyeceğimden o kadar eminmiş ki bana at bile hazırlanmıştı.
Kaçakçı Xıdır beni ikinci sıraya Runak Xan’ı arkanın bir önüne alarak kayış dizginlerini sol elimize tutuşturdu.
Doğuştan yirmi yıllık jokey gibi kuruldum.

Oysa ki çocukluğumdan bu yanı At’a binmemiştim.

Bindiğim At'ın ve önde giden Kak Xıdır'ın bundan haberi yoktu...

İlk sıçrattığında, var gücümle At’ın yelesine yapıştım, uzanır gibi abanarak düşme riskini savdım.

Önümde giden Kaçakçı Xıdır, atını mahmuzlayıp duruyor, arkadan bakınca görünüyordu ayakları, kanat gibi atın karnında alçalıp yükseliyordu.
Benim At mahmuzlanmış gibi aynı hızla takip ediyor. Şene köyünün içinden uçarak geçtik. Korkudan At’a zamk gibi yapıştım.
Bir kaç kez at beni sıçrattığında boynundan aşağı tepe taklak düşer gibi oldum, At’ın yelesine her defasında, bir öncekinden fazla yapışıyorum. Dere, tepe demeden var gücleri ile koşturuyor atlar. At başını eğerek koşturuyor sanki, gövdem eğerden at’ın boynuna doğru kayıyor. At hoplayınca, gövdemi kaldırıp eğerin üzerine atıyorum kendimi.. sonra gene bir bakıyorum atın boynuna sarkmışım. Atın yelesini sımsıkı tuttuyorum. Sarp kayalıklarda tökezleyen At’tan az kalsın tekrar fırlıyacak gibi oldum: bir öne bir arkaya, bir sağa, bir sola İçim , dışıma çıkacak gibi oluyor. Düşecekmiş gibi sarsılmaktan; içimde çığlıklar büyüyor, bağırasım geliyor bağıramıyorum. Utanıyorum.. Ayıp!.
Dizgine asılıyorum. Eyerin ön tarafına zamk gibi yapıştırıyorum bacaklarımı..

Kaç köy, kaç dere yatağı geçtik zar zor seçebildim. Atlar çıldırmış, durdurak bilmiyor.

Kendiliklerinden coştukca coşuyorlar. Bir defa bile deh! Demedim, dizginleri çekmedim, tepiklemedim, gemini kasmadım!

Ben hiç bir şey yapmadım! Bu hayvana n’oluyor?. Anlamıyorum!

Birbirlerinin gazına geliyorlardı…
Adeta Pegasus birazdan kanatları açılacak.

Yeter durun! Durun!...
Durdurun atları!, Diye feryadım içimde var gücüyle patlıyor…

Saatlerce içimdeki çığlığı bastırmaktan yoruldum.

Epeyce bir süre sonra, aniden bir mucize oldu; artık At’ın boynuna sarkmıyor, kendimi kasmıyorum eğerin üzerinde rahatlıkla oturabiliyorum.

Derin nefesler çektim, çevremdeki doğal manzaraların tadını çıkardım.

Artık rahattım, dörtnala giden atlar üzerinde hoplasam da gene aynı yere iniyordum.

Bir peşmerge iyi ata binmeli dedim ve kendimi bu sınavdan muaf ettim...

Kaçakçı başı, ormana girmeden arkasına son bir kez bakıp kolaçan etti...

-Devam edecek-