2. Mar, 2017

Şilan Yaşar

Öğle sularıydı; partiler vadisi: Nawzeng’e vardığımızda. Karlı zirveleri ve derin vadileri ile ; Işıklı ve sessiz vadi geniş bir alanı kaplıyordu. Nawzeng, Süleymaniye’nin kuzeyinde , İran sınırına oldukca yakın bir mekan. Bu ışıklı sessiz vadinin altında yatan heyecan verici umuda uzanan yollar gecikmiş ulusal mücadelenin, sükunetiyle kesilmiş. Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki başkaldıran dağların, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, hakli savaşımızın farkına vardırıyor. Doğru yoldaydım… yüzyıllar süren bir ulusal direnişin merkezindeydim, kendimle gurur duydum, benin yerim burasıydı. Adeta, yıllarca dinlediğim her ayrıntısını bildiğim topraklarımızda, dağlarımızda olmanın heycanı içindeydim. YNK’a birimleri; Mekteb-i siyasinin bulunduğu alan Zéle’de Radyo yayını, Nawende gişti (merkez), HSK'da : -Dolato- ismiyle anılan yerde bulunuyor. Güney Kürdistan’da üçüncü büyük partisi .Irak Kürdistanında tanınan ve bilinen simalarından biri Toprak damda tur atıyor.
Mekteb-i Askeri, 1978’den beri KYB’nin ve Irak Komünist Partisi (Hizbe Şuwi)'nin ’’Nokan’’ üs’sü burada, Pasok Davdava diye anılan yerde bulunuyor. Daha sonrasında, diğer parti ve örgütler de Nawzeng’e üs kurmuşlar. Humeyni, 77 Yaşındaki TUDEH (Iran Komünist partisi) Lideri Kıyanur'ı idam ettirince,
İran Cumhurbaşkanı Beni Sadr kendi canını kurtarmak için evela Nazeng'e sığındı.Her an ünlü ve tanıdık simalarla karşılaşmam mümkündü. Konuklara ve ziyaretcilere ve tüm yurtseverlere dağlarımızda yer vardı.
Peşmerge hareketleri (KDP, KYB, PSK,HSK, IKP,Komela) Nawzeng bu nedenlerden dolayı, -Partiler vadisi- olarak anılıyor.
Şah Iran'i terkettiginde Kürt sendromu yaşayan ülkeler "dikkatli olalım Orta-Doğu'nun haritasi değişmek üzere" derken ,haksız değildi.
Çünkü; parça farkı gözetmeksizin Dola Hizban (partiler vadisi) Nokan'da buluşan her parcadan Kürd örgütleri ve peşmergeleri Humeyni'ye ve Saddam’a karşı birlikte savaşıyordu.
79-82 arasi Kürd siyasi hareketlerinin bu birlikteliği sömürgecilerin korkulu rüyası oldu.
Xece Ablamın deyimiyle;
Kürd halkının ulusal birliğini zor ile parçalayamanın mumkun olmadığına ikna olarak, Kürd halkında bilince çıkan Kürdistanı olma duygusunu mass manipule ve mat
etme yontemine yonelmek zorunda kaldılar. Kürdistan tarihinin en gerçek, en unutulmaz, en etkileyici halk direnişi yaşanıyordu bugün bu topraklarda. Direnen bu halk, haklı mücadelesinde, sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan hakkını koruyan bu insanlar, kimsenin hakkını, toprağını çalmaya, kimseye bir kötülük
yapmaya çalışmıyorlar, kendilerini hayatın içinden silmeye, onu görünmez yapmaya, milyonlarca insanı bir girdaba sıkıştırıp sesini çıkarmamasını isteyenlere karşı “ben varım” diyorlar, “burdayım” diyorlar, “ben insanım, ben halkım haklarım var ve haklarımı savunacağım” diyorlar. O nedenle sadece bombalamakla yetiniyorlardı. Nawzeng, bir çok parti ve örgütün kurtarılmış üssü olarak kurulmuş.
Nawende Gişti ’ye geldiğimiz gün, Runak Xan (hanım) ile tanıştım. YNK polit büro üyesi Mela Baxtiyar´in eşi.Mele Baxtiyar eyleme gitmişti o nedenle Xece dönene kadar yanında kalmamı istedi.
Dışarıya açılan, kapısı olmayan bir hol mutfak olarak kullanılıyordu.
İki peşmerge akşam yemegi hazlığında. Bir Peşmerge de az ilerde başka bir Peşmergenin saçarını kestiriyordu. Runak Xan Benim için banyo hazırlıyordu. Bir takım peşmerge giysisi ve tabanca ve havlu verdi.Önce saçlarımı kestirmek istiyorum dedim. Damda dolaşan peşmergeler soranca konuşuyorlardı. Konuşmalarını, kısmen anlıyor ve kısmen de olsa pek büyük bir zorluk çekmeden onlarla anlaşabiliyordum. Tümsek bir yer bulup oturdum, saçlarım kör bir makasla kesilirken;
Bir kaç kez saçdiplerimi, kaptı , canım yandı. Özür diledi. Kırt kırt!... koyun gibi kırpıldım.
Runak Xan, Banyonun eşiğinde belirdi, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorup uzaklaştı. Banyo kapısı suntadan yapılı , hafifce dokunur dokunmaz sonuna kadar açılıyordu; devasa bir kazan onun yanında boş bir kova ve kovanın yanında bir hamam tası vardı. Ateş ve duman yoktu .. Kazan dışardan ısıtılıyordu. Soğuk su hortumla taşınmış kesintisiz akmakta… Bol sıcak suyla ve sabunla yıkandım. Katlanıp verilen temiz yumuşacık havluyla kurulandım. Mamak Askeri Cezaevi ile kıyaslayınca, beş yıldızlı otel banyosu tadındaydı. Silik aynada uzun zamandir göremediğim, unuttuğum yüzüme baktim; peşmerge giysileri, kısa kesim saçım, ve silahım ile peşmerge olmanın gururunu duydum, mutlu oldum. Giysiler çok hafif ve rahattı. Bileklerin beş santim altında biten paçaları dar, üst kısmı geniş şalvarı giydim. Üzerine yakasız mintan, göğüs kısmında iki cep ve sol kolun pazu kısminda ince uzun dar bir cepcik... Ve beş metre uzunluğunda bir kuşak. Saçlarım kesilince üstüne üstlük banyo da yapınca misliyle hafifledim. Yemek yapan peşmergelerin önünden geçerken bana -mübarek olsun-, dediler. İlk kez böyle bir söylem duymuştum çok hoşuma gitti. Nisan ayı, karlar erimeye yüztutmuş dağ zirvelerine ve vadi derinliklerinde yapışıp kalmışlardı. Karların eridiği yerlerde geçen yıldan kalan sararmış çimenler bastığımız yerlerde çamura bulanıyor.
Dağların arasındaki bir vadinin yamaçlarına yerleşmiş köy evleri tarzında iki veya üç odalı birbirinden uzak peşmerge yapımı kerpiç ve taş karışımı yapılar oluşturuyordu. Kahvaltıdan sonra, bana ynk birimlerini dolaştıracaktı. Biraz ötemde bir peşmerge yerdeki plastik leğende hamur yoğuruyordu, bir diğeri de elinde tuttuğu un çuvalını azar azar boşaltıyordu. Hamuru yoğuran onu izlediğimi farketti ve gülümseyerek selamladı. Yanlarına gittim. Selamlaşırken çevreme bakındım saç, tahta oklava, falan göremedim. Tuhafima gitti. Ufacık bir mekan , kapısı açık bir holden ibaret mutfakta nasıl ekmek yapılacaktı. Bir bezle kapattı yoğurduğu hamurun üzerini. Sohbet arasında, çay buyur ettiler. Hamuru yoğuran, yere bağdaş kurarak oturdu. Plastik leğeni önüne çekti. Hamurdan avuçiçi büyüklüğünde parçalar koparıyor bir tepsinin üzerine bırakıyordu. Unu boşaltan peşmerge de onları birbir avuçiçinde yuvarlıyarak pazı yapıyordu. Sonra yarım topa benzeyen sert bir nesne üzerinde elleriyle döverek yassılaştırıyor. Yassılaştırdığı hamuru çukurun duvarlarına yapıştırıyordu. Daha üç-dört dakika geçmeden pişmiş olarak çıkarıyordu. Annemin yaptığı bazlamının bir boy küçüğü ve incesini yapıyordu. Rengi ve tadı nefis olan bu ekmeklerin nasıl yapıldığını öğrenmiş oldum. Özellikle yerin bir metre derinliğine yerleştirilen kesik küp’ü andıran tandıra bayılmıştım. Dışarı adım attığımızda, yarım dakika geçmeden hemen burnumuzun dibinde bir el silah sesi büyük bir gürültüyle patladı… Yanlızca bir el, çok yakınımızda patladı, sessiz vadide arsızca yankılandı. Durduk. Runak Xan koşarak sesin geldiği yöne gitti. Diğer birimlerden bir grup peşmerge bana doğru koşuşturarak telaşla yanımdan geçtiler. Bende onları takip ederek peşlerinden gittim. Karargahın arka tarafına vardığımızda, gece yemek hazırlayan Mela Baxtiyar’ın iki peşmergesi ile karşılaştık. Birisi yerde yüzüstü iki büklüm büzülmüş, diğeri elinde tüfeği ile karşısında put gibi duruyor. Namlunun ağzı bir metre uzağında duran arkadaşına çevrik.. Nefes nefese , koşturan Peşmergelerden biri, yerdeki peşmergeyi yan yatırarak, kucakladı. Dizlerinin üstüne çekti başını, saçlarını okşadı şevkatle. Şokta olan peşmergenin namlusunu indirildi, silahı elinden alındı. Yankılanıp duran acının sesi bu namludan çıkmıştı… Yerde ki delkanlıdan… deli-kan akıyordu, kuşağının az biraz yukarısında, karın boşluğunda kan dairesi vardı. Üzerine kuşak bastırıldı. Gözleri kısık, yorgun, içine çökük, yüzü acı ile buruşuyor, yüz kasları ve boyun damarları kabarıyor. Yaranın üzerindeki kana bulanan kuşak değiştirildi, yenisi bastırıldı.
-Seni kasıtlı mı vurdu?
-Hayır! Dedi( şevkatli ve titrek bir sesle).
-O benim çocukluk arkadaşım, tüfeklerimizi yağlıyorduk-, dedi. .
İkisi de benimle aynı yaşta henüz gençliğe atılan ilk adımlarda...
Yüzünü gördüğüm, tanıdığım akranım olan birilerinin ölümü karşısında,
kendim haala yaşadığım için bir suçluluk duygusuna kapılır, göz yaşlarıma engel olamazdım.
Ortada bir haksızlık olduğu kanatine kapılır neden diye sormadan edemezdim...
Çünkü, daha yolun başında yaşayabileceklerini yaşayamadan, yapabileceklerini yapamadan dünyadan göçmek...
işte sırf bu nedenden dolayı isyan eder tanrının varlığına inanmazdım.
Yaralı peşmerge yerde can çekişiyorken...
Yarı bedenini kucağında tutan peşmerge, dudak aralığından bir kaç damla su damlatırken
- Tüfek mi yağlıyorsun ? dedi. Acımsı bir tebessümle.
Sabah saatleri olmasına rağmen gün uzamadı.. Kısa bir geçmiş sabitlendi; sessiz ve hicran yüklü bir boşluğa... dünyasından renkler, kokular.. özlemler..Gelecek yok.. yaşanmadı… Yaşanmayacak..Bir meltem gibi hayatı yavas ve sessizce sıvışıverdi …
YNK savcısı: Faruk Abdullah’ın ölüm nedeni -kaza kurşunu- diye yazdı tuttuğu rapora. Kak Faruk defnedildi/ 2/4/1981/Nawzeng
Birbirine koşut sekiz dağ arasında, düşman askeri kılığında, rol çalan eceldi…
Dün gece yemek yapan iki peşmergeden ikisi de bizlerden daha derin bir sessizlige gömüldü;
biri yeraltında diğeri yerüstünde arkadaşının mezarı başında.
Dağlar matem sessizliğinde bu defa. Silah sesi , bu sessizliği bozmuştu; ama sessizlik katlanarak geri döndü; Acının vakti ve mekanı böyle ve burası olmamalıydı… Artık ne sabahın erken saatlerinde yapılan bombardımanlar, ne de haşerelerin saldırısı umrumdaydı. Bir kayanın dibinde İçimdeki acı boğazıma kadar yükselirken durmaksızın ağladım.. Ben ağlarken Aram Tigran’ın şarkısında; ’’ Dünyaya bir daha gelirsem; ne kadar tank tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz cümbüş ve zurna yapacağım’’..., diyordu…