2. Mar, 2017

Şilan Yaşar

Şilan Yaşar/ Çadıra girdiğimde, Xèce çadırda oturmuş kendisine gelen varakalari açıyordu. Dağ’da Parti ve örgütler arası iletişim, küçük rulolar halinde gönderilen varakalar ile yapılıyordu. Küçük parmağın büyüklüğü kadar bir rulo yapılıyor sonra başka bir kat kağıtla özenle sarılıyor ve izolabantla bantlanıyordu.
Sana Suriye’den varaka var hawre Xèce veya sana bilmem hangi mesuldan varaka getirdim Hawre Xèce diyorlardı. Arap harfleri ile yazili Kürdçe mektuplar.
Xèce soldan sağa doğru yazarken ve kalemin alt çizgide yuvarlanışından Gelen varakalara soranca yanit verdiği, uzandığım yerden farkediyorum, gıpta ederek bakiyorum.
Xece, dil konusunda özel bir yeteneğe sahipti, henüz öğrenciyken Haşet kitabevinde Fransizca çeviriler yapıyordu.
Mam Celal ve Hero Xan, Xèce’nin Peşmergelere verdiği seminerlerin çok ilgi gördüğünü, Xece’nin soranca’da kisa zamanda çok ilerleme kaydettigini söylüyorlardı.
Yazi bazında da sorancası ilgi görmüş, takdir ediliyordu. Xece Ablam kendisine gelen varakalara cevap yazıyordu. Soldan sağa doğru yazıyor bakıyorum bir müddert daha.
Arap harfleri ile Kürdçe okumak ve yazmak istiyorum, bir an önce!.
Runak Xan’la birlikte geceleri sabah ettiğimiz günler içerisinde, bedenen ve ruhen yorulmuş olmalıydım ki; Xéce’yi izlerken uyuya kalmışım.
Acılı bir inleme ve uflama ile irkilerek uyandım. Gözlerim kapalı, algılarım tam açılmamış, uykunun kolları arasından benliğimi sıyıramıyorum.
Ama sesi çok net duyuyorum… Gözlerimi açıyorum…Çadır içinde bir el feneri bir yanıyor bir sönüyordu. Yandığı o kısa aralıkta asla görmek istemeyeceğim manzara ile karşılaştım; Xéce çadirin orta yerinde dizleri üzerine çömelmiş, iki kat olmuş…büzüldükce, büzülüyor… Büzülürken iki kolunu karnina doğru bastiriyor. İki büklüm oluyor... Kafasi nerdeyse yere değecek. Dehşete kapıldım; kalbime ve beynimin şiddetle bir şeyler çarptı. Emekleyerek yanina yaklaştım. El fenerimi yaktim: Vuruldun mu !?.. -Hayir! Çadir perdelerini indirirken elimi bir şey soktu, karanlikta göremedim ne olduğunu, derken sesi titriyor kesik kesik nefes alıyordu. El fenerimi avcunun içine tuttum, bıçağı elime aldim. Diş izi aradım..diş izi yok , hiç bir iz yok. - Neresi ağriyor ? -Avcumun tamamı ağrıyor. Ateş basılmış gibi …
Sağ eli ile ağrıyan elini sallıyarak sıkıyor.. Acıdan kurtulmak için bir o yana bir bu yana savuruyor elini.. Dışarı çıkıp var gücümle bağırdım: -Doktor cağırınnnnn!, Aceleeee!... YNK doktoru Kek Neriman’ı Nawende Gışti’de görmüştüm. Gelmesi en az iki saat sürerdi. Xece dizleri üzerine çömelmiş, beli bükük basi yere yakin, ağrıyan elini, diğer eli ile avuçlamiş sıktıkca sıkıyor. Arada bir konusturup yüzüne ve gözlerine bakiyorum. Avucunda sıktığı ağrıyan elini kaptım, tekrar el feneri ile baktim: bilekleri de dahil morarma ve kasilma vardı. İçim karardı. Kardeş öyle bir şey ki, ne anaya,ne babaya,ne de başka bir sevgiye eş değer. Kardeş sevgisi başka coğrafyalarda bu kadar yoğun değildir herhalde. Bizim coğrafyadaki çok zor şartlar daima bir büyüğü bir yaş bile küçük olsa küçüğüne anne/baba kılar. Siz onun sorumluluğu ile büyürsünüz. Ve bir bakmışsınız ki o korkunç şartlar sizi birbirinize doğa üstü bir şekilde bağlamış. Aranızda akla mantığa sığmayan bir bağ oluşur. Yemin ederim size ablamın çektiği tüm acıyı bedenimde hissediyordum!.. Biliyorum bu söylediğimin biyolojik, fizyolojik , bilimsel açıklaması yok ama gerçekten nefesimin tükendiğini hissediyordum! Çadırımızı sabitleştiren ipler sağdan soldan çekiştiriliyor, gelenler vardı. Uzunlu kısalı siluetleri belirdi çadırın ön tarafinda. Çadirin fermuarini açtım. Arkadaşlar merakla başlarını uzatıp Xece’ye bakıyorlar sonra çadirin dışında dizleri üzerine çömelerek merakla bekliyorlardı. Xèce’yi o halde görenlerin yüzleri asıldı.. Bir an önce doktor gelmeli! Dediler. Hemfikirdik. -Ne sokmuş olabilir acaba ? dedi Sımko.-Arayalim! Dedi Zirek. El fenerini yakarak çadırınn sağını solunu önünü ve arkasini taramaya başladılar. On koldan çadırın çevresini, taşların altını, sağını solunu civarını kolaçan edenler operasyon alanını genişletmeye niyetliydiler. Gecenin zifiri karanlığında elfenerleri; ateş böcekleri gibi sarmis sessiz sedasiz geziniyorlarken Dr. Neriman’ın geldiğini duyurdu Simko. Xèce’nin acısı, şiddetle devam ediyordu. Yüzü kıpkırmızı, alninda ter birikintileri ; başını yerden kaldırarak Doktor Neriman’ı zoraki selamladi. Elindeki morarma kol dirseğine kadar yayilmis; eli normal el büyüklügünün üç katı genişlemiş, parmakları mor renginde boğum boğum olmuştu. O’an fazla bakamadim içim ezildi, arkamı döndüm. Doktor Neriman avuç içine iğne vururken, zifiri gecenin , derin sessizliginde Sultan’in çadır yakınlarında gördüğü bir şey vardi: Buldum! Dedi. Taşın altindan çıktı. Ahaaa!, Ahaaa budur! ( ayak sesleri ve koşuşturmalar)-Tew ( hadi be) ! dedi Xelil. Bu ¨paspasok¨tur, akrebe benzer ama değildir. Bu zehirsizdir.
-Yok yaw!, dedi Sultan. Valla-da budur… billa-da budur … Bu değilse niye kaçıyor!...
Xèce o anda yüzüme baktı; az önceki ; zoraki, acılı bir tebessümü yeniden belirdi. Sultan’ın yorumu ilginçti, güldürmüştü bizi.
Çadir dışından gelen sesler , nefesler güç veriyordu bize. Doktor Neriman gülümseyerek: Xece!, dedi… yoldaşların dışarda boyunlarini bükmüş.. tez iyileş!.
Doktor Neriman, ağrının kesilmediğini görünce ; enjektörü santim santim Xece’nin avucunun tamamini delik deşik edercesine ağrıkesici enjekte ediyordu. Lakin gene de Ağrı kesilmiyordu. Xéce avuçlamış ağriyan elini yere sürüyor sıkıyor, başının üzerine çıkarıyor, olduğu yerde dizleri üzerinde hala kıvranıyordu. Daha fazla bakmaya ve nefesimi tutmaya dayanamadım, Çadırın dışına attim kendimi, püfür püfür esen yel den derin bir nefes çektim. Çadırın cevresini saran kırk-elli kişi dağ yamacina sırtlarını dayamış boyunlarını bükmüştü. Doktor Neriman’in dediği gibi üzgündüler. – Bu değilse neden kaçıyor ! diyen Sultan, dudak büküyor, burun kıvırıyordu. Hıh! Diyordu…
Doktor Neriman , Sultan’la ayni fikirde değildi ¨ yılan sokmasi¨ dedi.
Xéce’nin ağrısı sabaha kadar kesilmedi, dizleri üzerinde , iki büklüm, kıvrandı durdu. Dirseğine kadar morarmış ve kasılan elini , diğer eli ile sıkarak nereye vuracağını ve nereye koyacagini bilemiyordu. Yanına uzandım, acı ile bitkin düşmüş yüzünü seyrederken, yüz ifadesinden ağrı derecesini kestirmeye çalışıyordum. – Morarti azalmış! Dedim sırf moral vermek için. Xece büzüldügü yerden sıkıntıyla kıpırdandi:
-Su..! , dedi titrek ve yorgun bir ses tonuyla. Ok gibi yerimden fırladım. Çadırın az ötesinde akan dereden matarasini doldurup getirdim.
Solgun yüzü ter içinde kalmış vaziyette, çadırın orta yerinde öylece yüzükoyun uzanmış... Öyle sessiz yatıyordu; acıdan sızmış gibi…
Xece’nin nefesini kontrol ettim, nefes aldığını görünce rahatladım.
Üzerine battaniye örterken gece yaşadığı acı ile tekrar sarsıldı ve gözlerini açtı... Bir kaç yudum su içti.
Sabahın erken saati yapacak çok fazla bir şey yoktu.
Uykum kaçmış, karnım acıkmıştı. Güneşin dağ yüzeyini dalgalanarak salındığı ılık , hoş, ve büyüleyici esintisi beni iyiden canlandırmış ve heycanlandırmıştı.
Yaşamak güzel şey be Nazım!, diyerek mutfak çadırımıza doğru hoplayarak bir çırpıda vardım.