12. Kas, 2017

Pazartesi sabahı saat sekiz buçuk sularıydı yola çıktığımda. Yüksek ve dik yamaçlarından biri yemyeşil bitki örtüsüyle kaplı. Bahar kokusuyla, dağların her yerinden hayat fışkırıyor. Hemen aşağısında dere akıyor. Hastahane bir vadinin yamacında. Arka tarafından bakınca büyük bir balkona benziyor. Vadinin diğer sakinleriyle kıyaslayınca arasındaki fark çıplak ve kayalık, ağaçsız bitkisiz yerlerdi.
Hastahaneye vardığımda bütün peşmergeler hastahanenin kapısında toplanmış. Peşmerge komutanı Kek Rüstem yanına çağırdı. Kısa bir konuşma yaptı.Bu toplanmaları, tek sıra halinde silahlarıyla dizilmeleri bizimle vedalaşmak içinmiş. Konuşma biter bitmez yüzlerini bizlere dönüp teşekkür ettiler. Her biriyle teker teker el sıkıştık. Geldiklerinde yaralı acılı yüzleri yerine hepsini gülerken, güleryüzlü görmek büyük mutluluktu. Doktor Fuat Her birini teker teker öptü. Tam yola koyulacaklardı ki, çok yakınımızda def sesleri duyuldu. Bunlar köy köy dolaşan çalgıcılardı. Bizleri dışarda toplu halde görünce halay havası çalıp söylemeye başladılar. Yola çıkmak için saf tutan Peşmergeler önce alkış tuttular, alkıştan sonra elele tutuşup halaya başladılar. Ogüne kadar duymadığım kesik kesik acaip ama çok hoş naralar atıyorlardı. Sanırım kendilerine özgü bir tür zılgıt çeşidi olmalıydı.

Hava açıktı, güneş tepemizde pırıl pırıl parlıyordu. Sağlıklı olmak için güzel bir gündü. Halay çekmeyi ve mutlu olmayı fazlasıyla hakediyorlardı. Hasan Zirek şarkıları çalmaya başlayına içerde günlüğümle başbaşa kalmak istedim. Bu mutlu günde kelimeler bilincimde koştururken ancak, günlerden şiir olabilirdi.

PEŞMERGE

Gece olmaya görsün dağ dağ vurulur geceler

Omuz omuza

el-ele

Ateşi sararlar avuç avuç

Savrulurlar bir bir mevzilere

Yer gök dağ çın çın çınlar

Bilen bilmeyen duysun

Gören görmeyene desin

Yok olmadılar olmayacaklar

Çiçek kokusu kozasında gizemli

Demlenir derinlerde dingin

Behey Gafil !

Sustur susturabilirsen

Durdur durdurabilirsen

O gün bügündür

Varılmaya görsün kavganın soluyan kinine

Gayrı !

Yavaşlamak yoktur ki durulsun

Yürekler susmaz

‘’Ey Peşmergey kahraman

Ey can feday Kürdistan ‘’

Şilan Yaşar 30/09/1982 Nawzeng

29. Tem, 2017

 Şilan Yaşar // 13 Nisan Cumartesi akşamı saat 20:00 sularında Doğu Kürdistan dağ köylerinden G.Kürdistan’da bulunan kampa varmak için hala tırmanmaya devam ediyorduk. Yola çıkalı 8-10 saat olmuştu belki. Bitki örtüsü olmayan dağlar çok engebeli ve kayalık… Kayalar öylesine yüksek, 15-20m. Ötesini görmek zorlaşıyor bazı yerlerde.Bulutlar gökyüzünü kaplamış, gökgürültüsüyle birlikte yağmur ciselemeye başladı. Yağmur başlar başlamaz havanın iyiden iyiye karardığını farkettim. Biz o kadar yükseğe çıkıyorduk ki, bulutlar sanki yere inmiş gibi görünüyorlar. Yağmur başladığı gibi aniden kesildi.

Kampa vardığımızda, Arkadaşlar Memoste Nedim’den cin-peri hikayeleri dinlemek için tandırın başında toplanmıştı. Akşam yemeğinden arta kalan pilavı bir tabağa tepeleme doldurdum, yanına da soğan kırdım Xece Ablamla birlikte karnımı doyurduktan sonra öykü dinlemeye gittim. Bağdaş kurup yerlerimizi aldığımızda henüz gelmemişti. O zaman aralığında Sımko’dan müzikal Ferdi Tayfur filmi frağmanı dinledik. Gece nöbetinin bitiminde, asıl öykücümüz olan ve bizleri saatlerce ocak başında tutan Memoste Nedim görevini devraldı. Memoste’nin bir lakabı vardı ’’pırço’’ diyorlardı, her ne kadar saçlarının gür ve asi olması dolayısıyla öyle bir lakapla anılsa da bir sempati katıyordu onun munis karakterine. Sılo, öykü dinlememizi, eğlence kategorisinde gördüğünü, yanımızdan geçerken ;’’İnşallah cinler çarpar sizi! … bööyle ağzınız ve kollarınız yamulur! Dediğinde ağzını yamultuyor handikap taklidi yapıyor, o vakit anlıyorduk.. Negatif enerjisini yayamamanın hüznü ile yine matem havasına bürünüyordu. Tüm çabalarına rağmen yenik düşmesi onu daha bir huysuzlaştırıyordu. Azıcık neşeyi ve sevinci bize çok görüyor, kendisinden eksilmişcesine huzursuzluk çıkarmanın yolunu arıyordu. Hele ki yemek nöbetcisi olduğu günlerde yemeğe çağırdığı anlar bir felaketti. Tiz sesiyle -Haydi zıkkıma!- derken ki sıtma görmemiş sesi insanın tüylerini ürpertiyordu. Oda yetmiyor aynı anda tencere kapağına kepçeyle vuruyordu. Rotor seslerinden beterdi. Biraz sesiz olsa baya sempatikti aslında. Zaza’ların en belirgin özelliği olan ’’inatçılık’’ Sılo olarak adledilseydi daha net anlaşılırdı sanırım. Gece öyküyü dinlerken gökgürültüsü tekrar başladı, ardından feci bir sağanak… Sılo’nun bedduası tutmadan dağılalım dedi arkadaşlar, kahkaha atarak.
Sabah uyandığımda yüzümü yıkarken saatimin kolumda olmadığını farkettim. Gece, gördüğüm ve tamamen unuttuğum rüyayı hatırladım. İlginç bir rüyaydı. Mahabad Çayçıra meydanında idam sıramı bekliyorum, ikinci sıradayım. Cellad, sakince mimikleriyle ile sandalyenin üzerine çıkmamı söylüyor. Korkuyorum öyleki hafiften dizlerimin titrediğini hissediyorum Ama belli etmemeye çalışıyorum. Dikkatlice bakıyorum maskeli celladın suratına birden. Bana konuşma fırsatı dahi vermeden, Kolumu tutuyor. Bırak diyorum kendim çıkacağım sandalyeye diyorum, var gücümle bileğimden saatimi elleriyle birlikte söküp atıyorum. Saat kordonomu koparmıştım gerçekten. Bu beni nedense çok rahatlatmıştı. Xece Ablam’a rüyamı anlatma isteği duydum. İyi bir anlatıcı olmadığım gibi pek anlatmayı da sevmem. Çoğu zaman dinlemeyi tercih ederim. Cezaevinde rüya anlatmak ve dinlemek bazıları için bir zevk olmuştu.’’Bu gece bir rüya gördüm’’ diye söze başlarken, yere bağdaş kurar, evela –hayırdır!- demeleri beklenir, sonra ’’hayrınız karşı gelsin!’’ denecekti. O zaman fala bakar gibi başlarlar anlatmaya. Aksi halde yorumlar pek zevkli olmazdı. Ve bir gün rüyalarının değerini anlayacak arkadaşlarının olmasını dilerler belkide. Ama gene vazgeçmemeli masalcı ve falcı havasıyla çevrenize bir kaç kişi toplanır. Onlarda yere bağdaş kurar, heycan ve merakla –Eee …derlerse… başlayın anlatmaya. -Yaw böyle uzun rüya mı olur?- diyen olmaz. Masal anlatır gibi nuanse eder ağzını şapırdatarak anlatın. Tüm gözler çevrilir, çevrildiğinde senarist ve oyuncu olduğunuzu bilin, o anın tadını çıkarın. Tabi en önemli en zevkli olanı, sizi dinleyenlerin Orhan Hançerlioğlu ve Jean Baby okumuş solcu arkadaşlarınızın olmasıdır; kendilerini kestirme yoldan filozof ve psikolog hissedecekler ki rüya tefsirlerinin bir anlamı olsundu. O anda kafalarından ne geçirdikleri önemliydi. Anlatanın kendi bilinçaltını ele verme beklemeleriyse en heycanlı kısmıydı. Yüzleri canlanıyor, gözleri parlıyor, merakla… Eeee!… sonra ne oldu!… daha sonra!… Rüya bittiğinde terapi heveslisi arkadaşlar yorum yapıyordu. Tartışma büyüyor ve o günün eğitim çalışmasına dönüşüyordu. Herkes o sıralar okuduğu kitaptan bir şeyler katıyor dolayısıyla kimin ne okuduğu tahmin ediyordum. Artık rüyanın kahramanı rüyayı gören olmaktan hatta kendisi olmaktan çıkarak yabancı birinin alt-üst olmuş bilincine katılıyor keyfinizce toplu terapi kapısını aralarsınız.
Rüyamı anlatığımda yanımda oturan Xece Ablam kimsenin duyamayacağı şekilde fısıldıyarak ilk yorumu yaptı. -Ben hayatımda böyle saçma bir rüya duymadım!-, dedi. Diğerlerinin rüya sonrası yapılan yorumları dinlemeden saçlarını kestirmeye gitti. Ablam Xece’nin rüya tabiri Freud’u öfkelendirirdi eminim ama beni fazlasıyla güldürdü. Bu da bir şeydi rüyalarda masallar kadar saçmaydı zaten. Aniden felç oluyorsun, lal oluyorsun, bilmedik yüzler , sözler ve kahramanlar ve uçurumlar.. yabancılar… Bana kalsa reel hayatımızı yaşarken günlük meşguliyet bulandırmazsa, okul yıllarımızda baktığımızda tarihin yorumunda bolca masallar, efsaneler… Napolyon Bonapart’ın -Tarih bir masaldan ibarettir-, -tarih, üzerinde uzlaşılmış bir yalanlar silsilesidir-, demesi.
Akşam yemeği yenmiş, çaylar içilmişti. Ablam Xece geldi. İlk bakışta normal alagarson kesimli saçına baktım -Sıhatler olsun- demekle yetinen ben Xece yanıma oturur oturmaz kendimi gülmekten alamadım. Xece’nin alagarson saç kesimine sağdan soldan yumurta büyüklüğünde iki pencere açılmış bembeyaz kafa derisi görünüyordu. O da yetmemiş uzunlu kısalı kesilmiş saçı çalıyı andırıyordu. -Yahu sen bu hale gelmek için mi onca dağ aştın?-, -Boşuna onca dağ aşmışsın… ben daha güzel keserdim- … -Tamam !, dedi. Peşmerge berberi yoktu ben de yoldan geçen Kak Seyid’e kestirdim dedi.
12 yaşımda ilk saç kesme işimi kardeşim Müge’de denemiş ve annemden azar işitmiştim. ’’Valla kendi istedi’’ deyip Müge’yi işaret edince, Müge; -He !, dedi gayet memnun ve mutlu başını sağa sola sallayıp, saçlarını sağda solda havalandırarak savurmuştu. İki-üç hafta sonra Xece’nin saçındakı pencereleri ve çalı görünümü 2-3 hafta düzelmedi.
Duydum ki, değerli peşmerge Mustafa Seyid Kadir, peşmerge bakanı olmuş. Bence isabet olmuş, kuafför olararak bir mesleki kariyer edinmesi imkansızdı !

 

-Devam Edecek-

10. Tem, 2017

Şilan Yaşar // Doğu Kürdistan’da Karna isminde bir köy’ün içinden geçiyoruz. Köye girdiğimizde klasik bir köy izlenimi vardı. Ancak, köyün iç tarafina doğru ilerledikce; köy meydanı boş,  ev önlerinde ve camlarında herhangi bir yaşam belirtisi yok gibiydi..

Bu alışıla gelmiş bir durum değildi …
Köy sessiz, ev önleri ve içlerinde hiç bir kıpırtı belirtisi yok, el ayak çekilmiş  gibi sessizdi.
Bu sessizlik bizleri de etkilemiş olacak ki,  köy yolunda sessizce yürümeye devam ediyoruz.

Rahatsız edici, ıssız köy yolu, bahçeleri ve ekilmemiş tarla ve bostan kenarlarından  geçiyoruz…
Köyün çıkışında, bir üst yolda; bir kaç baş belirdi. Hemen yolumu değiştirerek, üst yola çıktım. Bir yığın toprak kaplı mezar, yeni kazılmış gibi hiç bir ot yok,  toprağı bol. Köyde bir tek mezarlık ayakta matem dolaşıyor.

Biri erkek 8-10 kişi vardı.  Kadınlardan  biri; mezarlığın  bir ucundan diğer ucuna sonra, diğer ucundan öteki ucuna mıraldanarak su taşıyor. Toprak kaplı mezarların tamamı, başuçlarında arap harfleri ile yazılmış tahtalar.. Küçük boydaki  mezarların çokluğu dikkatimi çekti. Kadınlarin üzerinde geleneksel giysiler… Geleneksel acı renginde… Kapkara… Mezarlığın dört bir yanını mırıldanarak dolanan kadına yaklaştım.. selamlaştık- Terlemiş… ter yüzünden şıpır şıpır akıyor. Dili damağı, dudakları kurumuş.. yutkunarak konuşuyor. Yakın zamanda katliam yaşanmış. Çoğunluğu çocuk olan bu katliamda köyün tamamına yakını kurşuna dizilmiş. Sağ kalanlar mezarlıkta  bulunanlardı. Üç çocuğu ve kocası, Humeyni’nin muhafızlarının baskını esnasında kurşuna dizilmişler. Evinde tek başına kalmaktansa, mezarlıkda günlerini geçirmeyi yeğlemişler.
Üç çocuğundan hangisini ihmal etmiş; hangisi ile az ilgilenmiş; hangisi ile az konuşmuş olabileceğinin muhasebesini yapıyormuş … Ve bu gecikmiş muhasebeyi telafi etme telaşında. Kan ter içinde dört mezar arasında turlayıp duruyordu.
Karna köyü! Karne anlamına geliyor belki de… Veya bana öyle cağrışım yaptırdı; Kürdçe anlamı farklı olabilirdi.

Uygarlığın göstergesi resmi bina, uygarlık dışı Ayetullahlar tarafından, bilim ve teknolojiden sıyrılıp bir yığın çocuğu okul sıralarında hayatlarından koparıp almış. Bu yıl ilkokul ögrencileri, okul sıralarında otururken üzerlerine kurşunlar yağmış; ölüm yağmış, oturdukları okul sıralarında can vermiş önlükleri kana bulanmış.
Sağ kalan anne-babalar evlatlarını kucaklamak için telaşla sıralar arasında koşuşturmuşlar. Bu yıl karne yerine çocukların küçük bedenlerine, otomatik tüfeklerden kurşunlar tutuşturulmuş..
Dersler pekiyi, hal ve gidişat, kurşun yağmuru yazılıydı karne hanelerinde.  Öğrenciler mezarlık tatilinde…

Oysa ki, sabahları ilkokul çocuklarından “Ey reqib” i duymak kürd bayrağını gönderde görmek, beni müthiş heyecanlandırmıştı.
Marşı çocuklar ne kadar sevmişti kimbilir, çünkü, kansız kavgasız bir dünyayı öngörüyordu. Tek suçları Kürt doğmaktı. Dünyada çok istisani milli marşlar vardır ki kan ve fethi övmezler. Kürt milli marşı Ey Reqîb bunlardan biriydi. Reqîb Arapça “reqebe” kökünden yani ‘kontrol’den geliyor. Reqîb “gardiyan” demekti. Marşın yazarı Raûf Dildar, Ey Reqîb’i ağır işkence altında zındanda yazmış. En yanıbaşında ki  düşmana, gardiyana seslenmiş. “Ey gardiyan! Kimse [bizim] öldüğümüzü söylemesin! Bak yaşıyoruz.. diye başlıyor.
Kimse sanmasin Kürtler yok oldu, Kürtler yaşıyor. Yaşıyor, hiçbir zaman inmez Kürdün bayrağı…Kürt gençleri hep hazir ve amadeler. Uğruna canlarini feda etmeye, uğruna canlarını!- diye nakarat kısmıyla bitiyor.

Ne yapacağımı bilemedim, canlı halleri beliriyor, ellerinde okul çantalarıyla cıvıldıyarak çevremde dolanıyorlar ve hepsi bildik tanıdık yüzler… birbirlerini çekiştirerek, çelmeleyerek yanımdan geçiyorlar. Arkalarında, ölü soluklarıyla yüreğimi daraltıyorlar. Yola çıktığımızda, aklım hala mezarlıktaydı.

Köyün tamamı ölümün kendisi kokuyordu. Karşı taraftan kadınlı çocuklu, kızlı erkekli büyük bir kalabalık gelmekteydi. Ellerinde ve kucaklarında çocuklar sırtlarında yorganlar ve örtüler taşıyorlardı.
Yaklaştılar… çoğunluğun yaşlı erkek-kadın ve çocuklardan oluşan bir kalabalıktı gelenler. Yakılan, boşaltılan köylerinden kaçan insanlar, ancak kucaklayabildikleri kadar eşyalarıyla sığınacakları yerler arıyorlardu. Onlardan biri… Adı sanı bilinmez… Çünkü onlar -devletsiz- kahramanlardı.

Kürtlerin yaşamı kendileri gibi Kürtler tarafından hissedilirdi ancak! Bir elinde bebeği tutar gibi tuttuğu çaydanlığı, diğer elinde piknik tüpü… kolunun üzerine alelacele, gelişigüzel attığı yorganı yastığı,  elindeki piknik tüpüyle tüm kötülükleri uçursa, sonra tüm acıların üzerine örtse elindeki yorganla. Sonra da bir güzel uyku çekse başını  yastığa koyduğunda…

Her şeye rağmen,  dünya zulmüne karşı dimdik ve sağlam duruşluydular.

-Devam edecek-

12. Haz, 2017

Şilan Yaşar / Peşmerge birlikleri, İran-Irak savaşının tam orta yerinde olmaktan kaynaklı sıkıntılar yaşıyorlar.

Kurtarılmış mevzileri ellerinde tutmak, askeri eğitimlerin yanı nöbetler hayati önem taşıyordu.
Bazen hiç beklenmedik bir anda iki taratan birinin attığı bombaların etki alanında kalıp , oldukça zor anlar yaşıyor, çok ciddi zayiatlar verildiği söyleniyor.

Kürdistan'ın doğusu ve güneyi arasında rahatlıkla gidip gelebiliyoruz.  Bugün ilk kez televizyon izledim.  TV. de Humeyni konuşuyor, ağlayarak salya sümük akıtarak.. İğrenç bir görünümde. Şaşırdım!
Türkler de, zalimdir, despottur ama ağladıklarını görmüşlüğümüz yoktu. Ağlarken ki hallerini düşündüm..
Hele ki; Kenan Evren ve konsey üyelerini , kulüp rakısı gibi yanyana diziliyken, ağlayan cuntacı paşalar !...
Vallahi yüreğimin yağı erirdi herhalde...
–Ohh!- dedim… Beter olsun, neden ağlıyor bu Despot Molla?.
-Boşuna sevinme!, dediler. Timsah gözyaşları bunlar. Savaşta ölen 14-15 yaşındaki çocukları şehitlik mertebesine önderdi diye ailelerine müjde olarak bildiriyor - , dediler. Meğer sevinç gözyaşları döküyormuş!.
Ölenlerin listesi dakikalarca sürdü. Bu hiç de adil bir şey değildi!,
Hayatlarının baharında daha ölüm diye bir seyin ne olduğunu bilemeyecek, anlamlandıramayacak kadar küçücük çocuklar… Humeyni gibi despot Mollalar yaşasın diye ölüme gönderiliyorlar…
Humeyni “Siz de sehit olun, biz de sehit olalım insallah!” temennisini ağlaması çok saçma ve yapmacıktı.
O gencecik çocuklar, Humeyni gibi sinsi bunakları korumak için şehit oluyor.
Ama bu hiç de adil bir şey değildi!
Yaşını başını almış, bunamışların rahatı, güvenliğ, lüks hayatlarına devam edebilmeleri için  çocuk yaşta can veriyorlar.
Nedense hiç bir Molla'ya ve Molla'nın çocuğuna da nasip olmuyor bu büyük mertebe!

Onların çocukları sırra kadem basmış, onlar ülkenin gelecekleri, onların  kariyerlerine yatırım yapıyorlar, onlar hayatlarına ülke dışında devam ediyorlar... Hiç birisi polis olmuyor, asker olmuyor, cepheye gitmiyor, ateş hattına sürülmüyorlar. Molla babaları, onların “yaşaması” için elinizden geleni yaparken, başkalarının çocuklarına “şehit olun!” demek hiç de adaletli değil! Darladım..
Bir daha Televizyon izlemeyecem!.

Aklıma Angeles Arrien`in mitolojik güç kavramını üç başlıkta tanımlamasını çağrıştırdı: Kişinin gücü, iletişimin gücü ve kendini adadığı geleceğin gücü. Kişinin gücü insanların içinde bulundukları ortamda kendilerini nasıl var ettikleriyle ilgili; kimi, bakışı ve duruşuyla sinik, ezik bir varoluş. Kimisi bakışı ve duruşuyla diğerlerini ezen, rahatsız eden bir varoluş sergiler. Kimisi de, ortamda bulunduğunu öyle bir iade eder ki, bu ifade ediş içinde herkesi değerli ve onurlu kılan bir varoluş sergiler. İletişim gücü, kişinin kime neyi, ne zaman nasıl söyleyeceğini bilmesidir.
Kendini adadığı geleceğin gücü, bu güç sorumluluk duygusu içinde gösterilen eylemden kaynaklanırdı.
Eylemin bütünlüğü ve kararlılığıdır.
Humeyni sinik ezik rasyonel olmayan korkularla ve ideolojilerle tanrının ayeti mevkine  sinsice kendini çoktan oturmuştu bile.. İmam değilken imam oldu, Artık,  O bir İmam, O bir ayetti, o Ruh-ullah, Ayetullah, bir tanrı buyruğu olmuştu.
Sorgulamadan İmam koltuğuna oturtular ve diğer tabular gibi kabul etmişler. Çünkü artık  o yobaz kutsaldı. Ve o tapılan nesne veya kişi tanrının hediyesidir.
Cehaletin beslediği müritlik felsefesi.  Düşünmek yorucu iştir… belkide, onun için bilmedikleri anlamadıkları bir dilde, bir din inancına düşünmeden inanmayı seçmeleri inanılır gibi değil.
Öyle ki, insanlar, ölüme sürülen çocuklarından çok , Humeyni ağlıyor diye ağlayan ve  kendilerini döven bir toplum !

Ankara Mamak cezaevindeyken, bir sabah uyandığımda duvarlara asılmış kurandan alınmış ayetler gördüm.

Resmen karanlıkta afişlemeye çıkmışlardı.

-Kenan Paşa hidayete ermiş koşun arkadaşlar!, dedim.

Gülüşmeler arasında  bir kaç ayet okuduk ya da okumadık sırtımıza coplar inmeye başladı. Biz hala gülüyorduk.  O’günden sonra duvarlarda ayetler sürekli asılı kaldı.

Ülkeyi yöneten asker, öylesine pervasızca zulmediyor,  öylesine halkı ve  devleti soyuyorken, Diyanet`i  de boşlamıyordu. İmamlara okuttukları yemin metni aynen şöyleydi:
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasa’da ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine
sadakatle bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlaki insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Bu yemin metni asla bir din adamının dini mülahazalarla edeceği bir yemin değildi. Bu ancak devletin ırkçı tapmayı da bir dini vecibe sayan bir anlayışın yemin metniydi. Türkiye’de - Diyanet işleri Teşkilatı- belli bir mezhebe, sünni inanca göre düzenlenmişti. Oysaki toplumun üçte biri de Alevi. Laik bir ülke olmakla övünen bir ülkede böylesi bir teşkilatın varlığı söz konusu bile edilmemeliydi.

Bugün anladım ki, Kenan Evren Paşa’nın duvarlara astırdığı ayetleriyle yaşamakla Humeyni’nin fetvalarıyla yaşamak arasında hiçbir fark yoktu, ikisinde de nasıl yaşayacağınıza onlar karar veriyordu. İkisinde de devlet halkını köleleştirmek herkesin aynı hayatı yaşamasını, aynı biçimde düşünmesini, aynı hayat tarzını benimsemesini istiyorlardı. Birinde Askerlerin hayat tarzı, diğerinde Mollaların hayat tarzı zorbaca sinsice dikte ettiriliyordu.

İran İslami Cumhuriyetinde bu durum Türkiyede olanın tam tersi olarak; Şia rejimi olarak dayatılmış..
Türkiye’de olduğu gibi; hak hukuk adalet hak getire, kendisi gibi düşünüp inanmayanları kendisi gibi inanmaya zorlamak...

Kendinden başkasına inanç özgürlüğü tanımamak, başkasının hakkını, hukukunu yaşam hakkını  reddetmek!...

Ayetullahlar  İran’da Şeriat kanunlarıyla ülkeyi yöneten  bir  avuç desot Molla'nın tanımı.  İktidara gelir gelmez  Ayetullah  rütbesiyle Allahın ayeti kesiliyorlar.

Meğer  ne hikmet ! ... Ne bitmez bir ayetmiş bu!

Güya -Şer’i- kurallara dayanıyor, Şeri esaslara göre yönetiyorlar ülkeyi !. Sorgusuz sualsiz öldürmenin adı bu olsa gerek!

Farklı mezhep rejimleri gibi görünseler de, Türkiye Cumhuriyeti ve İran İslam Cumhuriyeti'nin icraatta hiç bir farkları yok.

Hele ki,  söz konusu Kürtler olunca Ümmet-Muhammed, teranesini bir yana bırakılıp Kürtlerin başına  cellat-tanrı kesiliyorlar.

-Devam Edecek-

 

18. Mar, 2017

Bu sabah, At’lı bir peşmerge birliği, çadırımızı kuşattı.

Tam da Mela Baxtiyar'ın anlattığı gibi özel eğitimle yetişmiş, ulusal istikrar taşıyan, direngen yiğit, atlı peşmergelerdi bunlar.

-Hawre Xece-'yi aradıklarını söylediler.

Hal hatır sorma faslından sonra aynı aşiretten olduklarını söyledi Amir Müfreze.

Xece'nin silahlı peşmergelerle birlikte geldiğini duymuş, akrabaları gelmiş sevinciyle, hizmetine gelmişlerdi.

Konuşurken gözlerinin içi gülüyordu. Bir kaç kez Kürdistan'a gelen Xece ile gurur duyduklarını yinelediler..

Birebir bizim kasabanın lehçesiyle konuşuyorlardı.

Saatlerce süren hararetli sohbetimizle anadilimizin kutsalllığını ruhumuzda hissettik, biz bir aileydik.
Yeniden doğmuş yeniden bilincimizle güçlenmiştik. Yasaklı anadilimizin tüm yasaklara rağmen nasıl canlı kalabildiği kayda değerdi doğrusu.
Kerkük-Süleymaniye arasında genisçe bir bölgenin adi -Şexbizeyni-ymiş. Aşiret ismini oradan almış, çoğu aşiret gibi haliyle...

Ben bir kaç kez köy dedim, dilim sürçtü heycandan.

-Köy değil koca bir bölge- dedi, Amir Müfreze…

Lur veya Lor, evet bizim Lehçemiz konuşuluyordu.

Kürtçede –a- ve –o- arası bir ses vardır. Haymana'da ki 2 köyün adı Lar-Lor'du. Türkçe verilen isimlere ısınılmadı hala Kürtçe adıyla anılıyordu.
Her dönem önemli roller üstlenmişlerdi.

Hali hazırda YNK ve KDP’ye bağlı peşmerge birliklerinde yüksek rütbelerde görev yapan peşmergeler vardı.
Dil olarak lur lehçemiz var ki bu da merkezi ve bölgede üstünlük sağlayan bir aşiret olduğumuzu gösteriyordu.
Mele Mustafa Barzani'nin başlatmış olduğu kurtuluş savaşında Peşmerge saflarinda da yer almışlar, büyük bölümü hala Peşmergeydi.
Osmanlı döneminde kıvrak zekaları ve dini bilgileriyle üstünlük sağlamışlar, Osmanlı onlarla anlaşmak zorunda kalmıştı.
Bu anlaşma kürtleri sevdiklerinden değil, tamamen korktuklarından dolayıydı.
Saddam'ın Enfalinden payına düşeni bolca alıyordu o günlerde. O nedenle kampa götürülenler için çok endişeliydiler.
O günlerde, Saddam’ın çıkardığı 666 nolu yasayla 1980’li yıllarda bir çok Kürdün kimlikleri ellerinden alınmış, arazilerine, bütün malvarlıklarına el konulmuştu.
Sürülen, kovulan Kürtlerin geri dönmeleri halinde kurşun yağmuruna tutulacaklarına dair tehdit edilmişlerdi. Bunun yanı sıra çoluk çocuk demeden çoğu peşmerge ailesi
kamplara götürülmüştü.
Öylesine savaşçı yiğit bir halkın, bir aşiret mensubu olmak gurur verirken, sürgüne gönderilenlerin ve kamplara götürülenlerin akibetini düşündükçe yüreğim sıkışıyordu.
Kürtleri asırlar boyu düşman saldırılarından koruyan dağlarları, düşmanın gelişkin silahları karşısında güçsüz kalıyordu.
Artık geniş bir alanı kontrolünde tutmak ve yüzbinlerle sayılan bir silahlı kuvveti harekete geçirmek, avantaj olmaktan çıkmış, bağımlılığı ve yenilgiyi
çabuklaştıran dezavantajlara dönüşüyordu.

Çünkü, birbirine eşit olmayan imkanlara sahiptiler.

Ve de Kürtler devlet olmadıkları müddetçe hiçbir zaman düşmanlarıyla eşit olamayacaklardı.

Devlet imkanlarıyla, devlet olanın saptadığı zamanda, yerde ve biçimde savaşmak çok zordu.

Meltem gibi esen aşiret görüşmemiz fırtınaya dönüşen cümleler, bende hayranlık kadar ürküntü uyandırdı.

Gece uyuyamadım. Sabah olduğunda bir baktım ki bu mesele bir çok açıdan beni fazlasıyla üzmüş. Çok ama...